| |
Söyleşi: Ücra
Dergisi
Sorular:
1) bazı
varoluşçu psikiyatristler ve antipsikiyatristler şizofreniyi kendine özgü bir
yaşam biçimi olarak tanımlayıp şizofreninin kendiliğindenliği üzerinden bir
hastalık kavramından uzaklaşırlar.şiir düzleminde şizofrenik dil'in
çağrışamsallığı,düşselliği,çok odaklı anlamsallığı,dizge dışılığı,kendiliğindenliği(hatta
kurgusallığı) ve düzyazı mantığının kırımı
estetik
açıdan bir olanak ve yaratı biçimi midir.
2)
yazılarınızda plastik sanatlarla kurulacak kuramsal bir ilişkinin şiir açısından
yeni bir açılım olacağını söylüyorsunuz. bu durumu sanat-dışı kategorilere
uyarlarsak durum nedir. relativite ve kuantum biliminin ışığında dizge dışı yeni
bir açılım mümkün mü şiir ekseninde.
3) şiirin en
sonunda kelimeye dayandığı yönünde yaygın bir kanı ve anlayış var çağdaş
şiirde,bir yandan da 'şiir harflerle yazılır' diyen Kurt Schwitters ve
diğerleri. harfleri kelime içinde bir araya getiren mekenizma ne olabilir.
harflerin kavram olarak sözcüğü oluşturmaları rastlantısal mıdır. yoksa harf de
bilinçli bir im(imsi) olarak kavramların oluşmasına,sözcüğün anlamlı
yapılanmasına katılmış olamaz mı. bu bağlamda bilgi
çağ! ında
bilgiyle çevrelenmiş - imge kutsansa da - şiir veya bilgeliğe giden bir şair mi
var. derviş kavramına tarihi bir tartışma açan şair! şiiri mi, şairliğini mi
öldürüyor. harf bunlara gülmüyor mu "diril/dikçe" .
4)şiirlerinizden anlıyoruz ki ( öyle kal-yön yayınları-2000 ve ıslık dergisinde
yayınlananlar); ses,sözcük,dizge sizde de modern ve modern-ötesi "değiştiren"
tepkimeler yaratmış. şiirde bu unsurların kullanımı (dizge dışılık, harfe ve
heceye imgeyi çekme) şairin modernizmle alışverişi açısından nasıl bir yaşam
bulmalı.
5) şiirde
yüklemin (eylem-in) ve öznenin varlığı şairden menkul müdür. yoksa modern zaman
deşifresinde bunu da tüketmeli miyiz. şiirde özne ve eylemi zaman ve mekan
bağlamında açımlayabilir misiniz.
Celâl Soycan/Yanıtlar:
Soru(n)larınız, ÜCRA’ da kurcalanan poetikayı enine
kesiyor: Beş soru öbeğini kendi bağlamında konuşurken, ortak paydaya yani
şiirin ne’liğine ilişkin kimi vargılara öncelik tanımak gerekiyor.
Şiirin her öğesi kendi başına tartışılabilir ve modern
zihinsellik temelinde açımlanabilir; ancak Türk şiir ortamında yıllardır
süregiden tartışmalar şunu gösterdi : İmge, sözcük, ses, ritim, gelenek,
zaman, mekân kavramları üzerinden şiirin varlığına ve şiirsel anlama/
gerçekliğe ilişkin önkabüllerimiz ciddi çelişkilerle dolu.
* * *
Niçin şiir yazarız? Şiir “ öteki” ne ne söyler? Şiir nasıl
bir epistem yaratır ve bu nasıl biçimlenir? Şair dilde(n) ne bekler; onunla
belalı bir ilişkiyi niçin “ seçer “ ?
Marksist maddeci diyalektik, Yapısalcılık,
Post-yapısalcılık, Göstergebilim, Fenomenoloji vb. disiplinler altında
çözümlenen bir şiir, nasıl bir “ bağlanma “ yı açığa çıkarır ve bu genel olarak
sanatın ontolojisinde nasıl doğrulanır? Bu sorular sürdürülebilir,
sürdürülmelidir. Kendine bu sorularla poetik bir cephe hattı kuramamış şairin,
tek tek şiirsel öğelerle hesaplaşması elbette dağınık, eklektik ve kendinden
menkul olacaktır.
* * *
Kısaca ve hızla bazı notlar düşmeye çalışalım:
1)
Şiir / sanat, her türlü
iktidarın verili dille / dilde tanımladığı gerçekliği, estetik olgu halinde
dönüştürür ve kendi malzemesine içkin kılar : Gerçekliği iktidar dilinin
tahakkümünden kurtararak kendinde doğrulanan bir olguya durumuna getirir.
Fenomenolojik söyleyişle, verili gerçekliği paranteze alır, yapıştırılmış
anlamlardan soyar, yeniden anlamlandırır. Bunun , dünyayı ( eşyayı, insanı,
olguyu, süreci , tarihi, vb. ) anlama/ anlamlandırma ve oradan varoluşu
dayanılır kılma bakımından en ileri insanî eylemlilik olduğunu söylemek bile
fazla.
2)
Şairin anlamlandırma sürecinde elindeki biricik malzeme Dil’ dir.
İktidarı önce dil dizgesinde bozar: Tebliğ eden değil, anlamaya çalışan bir
epistemolojik süreçtir bu. Dildeki gösterge düzeneğini tahrip etmek üzere sözcük
ilişkilerini yeniden kurar , imge olanağıyla gerçeklediği
bağlılaşık alanında yeni bir bilgibiçimi oluşturur. Bütün şiirsel öğeleri
bunun için eşgüdümle örgütler, biçimler ve dili kendi mülkiyetine alır. Öyle ise
:
3)
Şiir dilsel bir kurgudur
; yapılan bir şeydir ve kısa kesitlerde kendiliğinden gibi gözüken
süreçlerde bile, bilincin / sezginin /deneyimin / bilinçaltı düzeylerin /
tarihselin / toplumsalın yönlendirici denetimi, etkisi, izi vardır. Hele şiirin
yapısına dönük uzun çalışma sırasında hiçbir şey kendiliğinden değildir. Kimi
durumlarda beklenmedik hız kazanan süreçlerin bile berisindeki zihinsel
hazırlık, bazen şairin bile ayırdına varamadığı biçimde işler, işlemiştir.
İmgesel düzeneğin bütünlüklü işleyişi, sözcük ilintileri, anlamsal / sessel
ritmik yapılanma, şiir cümleciği / dize kurgusundaki işlevsellik ve sonuçta ayak
basılan anlamlandırma eşiği, yapılan işin irade boyutunu
vurgular. Bir başka söyleyişle sürdürürsek:
4)
Yapılan niteliğiyle şiir, dili bir amaçlılıkla örgütler : Toplumsal bir
dizge olan Dil’in kullanıldığı her kerte, özellikle kurgusal olarak, bir
bildirişimi amaçlar. Şiirin epistemolojik açıdan özel bir bilgi
olduğu ortada : Bu bilgi, anlamlandırmanın diyalektik sarmalında dönüşmüş,
biricik ve ilk kez kılınarak estetize edilmiş durumda okura sunulur. Bu
bildirişimin yapılanışı elbette başka disiplinlerce çözümlenebilir ; yani konu
dili çözümlemek üzere bir üstdil içinden konuşulabilir. Ancak, Dil’in Söz’e
dönüştüğü her kertede öteki vardır : Söz, dilin gerçekleşmesidir ve
somut olmasa da bir alımlayıcıya yöneliktir.
Özdemir İnce
şöyle diyor : “ Yazınsal
bir kendilik ( entité ) ya da varlık, özneler arası ve toplumsal ilişkiler
düzeyinde işlev görür, gerçekleşir. Bu nedenle onu ne anlamdan ne de geniş
anlamda bir bildiriden soyutlayabilirsiniz. “ Çok açık: Bir
toplumsal ilişkiyi biçimleyen dilsel / ideolojik işleyişi benimseyebilir,
yadsıyabilir, eleştirebiliriz; ama onu yok sayamayız. Bu ne demektir ? Dil’in
kendisi bir toplumsal olgu ise ve onu gerçekleyen Söz özneler arası bir
bildirişim sağlıyorsa, verili mantığın ve anlamlandırma düzeyinin ne kadar
dışına çıksa da, şiir de dilsel / toplumsal bir olgudur ve kendi gerçekliğini
bildirir. Modernizmin tekleştirici, düzleştirici, otoriter dili de
nihayetinde modernitenin gerçekliği içinden çalışır; çağdaş şiir öncelikle bu
kılıfı yırtmıştır ve bütün dönüştürücü şairlerin çabaları buna dönüktür.
Yineleyelim: Her durumda gerçekliğin anlamlandırılması, kurgulanması ve sonuçta
iletilmesi için biricik olanak Dil’ dir ; onun toplumsallığı, bildirişim
işlevi ve dizge içi/ dışı anlam bağıntısı bir an bile gözden kaçırılmamalıdır.
Fetişleştirilen her şey gibi , fetişleştirilen dil de önce kendini boşaltır;
yani insanın evrenini saçma kılar.
* * *
Şimdilik kuramsal çıkmalara son verelim ve sorularınıza
dönelim:
A)
Kilit sorunsal , birinci
sorunuzdaki Şizofrenik dil. Bunun etrafında biraz dolaştığımızı fark
ettiniz zaten.Sorunuzda Şizofrenik dil’e ilişkin saydığınız sıfatları
anımsayalım:
- Çağrışımsallık
- Çok odaklı anlamsallık
- Dizge dışılık
- Kendiliğindenlik ( hatta kurgusallık )
- Düzyazı mantığının kırımı
- Bütün bunlarla sağlanan estetik olanak
Ayrıca “ bir yaratı biçimi “ nitelemeniz var. Şizofrenik
dil kullanımı “ bir yaratı biçimi “ ise, yukarıdaki sıfatları gözden geçirmemiz
gerekiyor:
A1)
Kendiliğinden ( hatta
kurgusal) , diyorsunuz. Sizce hangisi ? Dilsel bir kurguda dil nasıl “
kendiliğinden “ işler ve oradan nasıl parantez içinde “ kurgusal “ da olur!
Şiirbilimin soğuk dilinden ve aşılmadıkça kavramsal bilgiden çekinmeyelim: Şiir
dilinde “ kendiliğinden” işleyen dilin nasıl estetize edildiğini , bütün bir
yaratım süreciyle de yüzleşerek bilgibilim ve olgubilim bağlamında çözmek,
dahası bunun ilmeklerini dilbilim ve anlambilimde göstermek zorundasınız.Erken
modernitede uyuşturucuyu yücelten yönelimlerden Dada’ya dolanan hatta hepimiz
için sonuçları yeterince açık deneyimler yaşandı ; tekrar konuşulması yalnızca
okuru işgal değil, bilgi birikimi konusunda umutsuzluk anlamına gelmez mi? Belki
birkaç not: Şizofrenik dil’ e bağışladığınız bütün sıfatlar, bir
Aşkınlaştırma çabasıdır ve poetik örgünün birçok kertesinde tökezler. (
Şizofrenik dil tanımınızdaki “ gibi “ oluşu gözden kaçırmıyorum ama
salt bu nedenle şiiri bire bir şizofren sayıklamalara çeviren uygulamaları da
biliyoruz ) Oysa bu sıfatlar hiç de dilin “ kendiliğinden” haline ait değildir;
dile kendiliğindenlik verme çabasında bile bilinçlilik vardır. Dil’i aşma çabası
, verili anlamı kırma, iktidarın / tahakkümün dile çökelttiği ideolojik
vargıları açığa çıkarma iradesi bütünüyle iletişimsel ( toplumsal ) bir
amaçlılığın altını çizer . Bu amaçlılığın verili dizge iktidarınca Şizofrenik
bulunmasının yeterince anlaşılır nedenleri vardır ama bize düşen buradan bir
imaj yaratmak değil, biricik evrenimiz olan Dil’in olanaklarını tam da oradan
çoğaltmaktır.
A2)
Şizofreni bu bağlamda bir benzetme olanağı verir ama benzetmenin sorumluluk
sınırlarını gözetmek koşuluyla. Dil’e ve anlama ilişkin poetik yüzleşmeye
dayanmayan ve şiirin dilsel, kurgusal, toplumsal bir yapı olduğunu
,dolayısıyla toplumsal dolayımını karartan nice deneyimler,sıradan bir edebiyat
bilgisi olarak anımsanabilir, okadar. Dönelim: Meydan Larousse
şizofreniyi şöyle tanımlıyor : “ Ruhsal fonksiyonların dağılıp
ayrışmasıyla beliren akıl ve ruh hastalığı, düşünce bozukluğu. Bleuer’
e göre de : “ Hasta gerçeğe uyamaz, rüyaya benzer bir düşünce şekli ortaya
çıkar ve içe kapanmayla sonuçlanır. Düşüncenin akışı duraklar, terslik,
maniyeriz ortaya çıkar. Davranış uyumu ortadan kalkar. Dış dünyayla ilişki
kesilir, kayıtsızlık ve hareketsizlik başlar. “
Bütün bunların kimi sanatçılarda gözlenebildiği, dahası
olağan yalnızlık / yaratım sürecinde davranışların dışardan öyle
nitelendirildiği bilinir. Öte yandan, gerçekten de bir yaratıcı iradenin
bunları deneyimleyerek dizge dışı süreçlere giriş- çıkış yapması elbette bir
olanak. Hadi bir adım daha. Kimi sanatçıların sözlük
anlamıyla Şizofren olduklarını biliyoruz. Ama
burada hastalık bir fiziksel olgudur ve yaratım sürecine mutlaka sızsa da
belirleyici, tanımlayıcı, açıklayıcı değildir ; hele “ bir yaratı biçimi “ hiç
değildir.( Bu noktada Modernizmin genel olarak hastalık, delilik, suç ve
suçluluk konularına ilişkin kurumsal / dizgeli proğramını ve Düzen kutsayıcı
otoritesini hep “ aklımızda “ tutuyoruz) Ama hemen anımsanmalıdır: Van Gogh’tan
Baudelaire’e, Proust’ tan Fikret Mualla’ ya, Sevim Burak’ a, Beckett’ e Sadık
Hidayet’e, Ece Ayhan’a , Mustafa Irgat’a ve daha nice “ şizofrenik” çığlığa
bitişen yaratma sürecindeki bilinçlilik, malzemeye hükmetme çabası, aşma
iradesi hâlâ ve hep sürmüyor mu ? Dışarıya çıkmaya bile gerek yok : ÜCRA ‘
dolanmak yeter. Buradan sonrasını bir başka sorunuza sarkarak sürdürelim:
B)
Harfleri bir araya getiren düzenek nedir ? Harflerin sözcüğü oluşturmaları
rastlantısal mıdır ? Harf de bilinçli bir im ( imsi ) olarak kavramların
oluşmasına, sözcüğün anlamlı yapılanışına katılmış olamaz mı ?
ÜCRA’
daki Üstübal – Keçeli söyleşilerinin çoğu kez giriş-çıkış yaptığı bir alan bu.
Bazen sorunun kendisi yanıtı provake eder : Türk şiir ortamı “ çağdaş şiirde
imge kurgusu ve sözcük kullanımı” konusunda hâlâ tartışırken ve modern şiirin
yüz yıl önce ulaştığı bu temel bilgilere ilişkin kuramsal metinler Türkçe’ye
henüz kazandırılmışken, “ harflerin bilinci “ belki hoş bir spekülasyon konusu
olabilir : Hadi saf şiiri konuşmayalım, ama somut şiir ve
letrizm başlığı altında gereken ne varsa söylendi. Modernite, sanatın kendi
malzemesi üstüne sıkça düşündüğü, onu konu edindiği, hatta oraya
kilitlenebildiği bir zihinsellik olarak da tanımlanır. “ Malzemenin aşılması “
zaten bu süreçte elde edilen bir olanak. Ama izninizle yineleyelim :
Aşkınlaştırmadan, dilbilimin / anlambilimin verileri, kavramları , olanakları ve
açılımları göz önüne alınarak, metafizik retoriklere sapmadan…
Grafik bir öğe olmanın dışında harf nedir ? Okurun sabrına
sığınarak tanımlayalım : Dildeki bir sesi gösteren alfabe işaretlerinden her
biri. ( Başta Rimbaud olmak üzere, şairlerin harfleri metaforik kullanımlara
konu ettiğini biliyoruz; ama şimdilik dilbilimin verileri içinden konuşmayı
sürdürelim.) Demek ki harf, dilin seslerini karşılar. Her dilsel topluluk dilde
gereksindiği her sesi bir işaretle karşılar. Bunun toplumdan topluma niye
değiştiği, bütünüyle başka dil disiplinlerinin konusu. Türk’ ün “ ev “
göstergesiyle
dile getirdiğine İngiliz niye “ home “ der ? Göstergebilim
açısından konu net : Göstergede gösterenle gösterilenin ilişkisi nedensizdir,
mantıksal bir açıklaması yoktur. Geometriden ödünç bir terimle söylersek bu “
postulat “ , bir gösterge olarak her sözcük için geçerlidir. Dilin sesleri, her
dilbirliğinde farklı grafik imlerle karşılanmıştır ve bunu bir mantığa dayama
çabaları sonuçsuz kalmıştır : Uluslararası üst düzeyde bir dilbilim
kurultayında buna ilişkin tebliğ sunmayı “ artık “ yasaklayan bir karar
alındığını hatırlıyorum. Ama metafizik bir oyun olarak sürdürmenin de kimseye
zararı yok. “ Harflerin bilinci “ bir metafor olarak şiirsel bile sayılabilir;
tek bir koşulla : Poetik bir sorun konuşulurken a- Yanlışlığı gösterilmedikçe
ulaşılan kavramlar ve bilgiler bir veridir b- kuramsal konuşmalarda metaforlar
ve aforizmalar çok gerekmedikçe kullanılmamalı , hele bunlar temel bilgi
girdileri gibi sunulmamalıdır. Bunun ölümcül sonuçlarını, sözcük fetişizmi
sayesinde, “ şiir anlamı iter “ ya da “ şiirde anlam aranmaz
“ benzeri aforizmalarla aldık ve bu bütün bir imge düzeneği konusunu, şiirin
toplumsal dolayımını, şiirin bildirişimselliğini, bir epistem olarak kavranması
meselesini vb. içinden çıkılamaz hale getirdi; genç şiirin çok kötü örneklerle
zedelenmesine yol açtı.
Şiir elbette sözcüklerle ( hadi hız kesmeyelim: harflerle
) yazılır. Çağdaş şiir, sanat ontolojisindeki nesnel bağlamlar üzerinden dilin
olanaklarını aşmak üzere sözcüğe ve sözcük ilişkilerine yeni boyutlar
kazandırdı. Anlamlandırma sancısı, dilin verili kullanımını bozdu; söylemle
daralan sözcük alanını ve elbette bir iktidar / tahakküm aracına dönüşen dilin
kendisini soluklandırdı, söz dolayında kirlenen, kısıtlanan, yorulan,
sakatlanan sözcüğü paranteze alarak şairin mülkü kıldı. Çağdaş
felsefenin dile kilitlenmesi boşuna mı ? Dil yalnızca anlam ileten değil, anlam
kuran bir dizgedir; bunu biliyoruz. Bütün iktidar ilişkileri, bütün epistemik
manipülasyonlar dil üzerinden, onun olanakları içinden yapılıyor. Modern şiir
bunu kırmak üzere sözcük eşiğinden başlayarak dilin masumiyetini geri vermeye
çalışıyor.Sözcük de, dil de her türlü iktidar tahakkümünden kurtuluyor ve
imgesel düzenekten bakir anlamlara sızıyor. .Mallarmé : “ Dünya bir kitaba
varmak içindir “ derken, Wittgeinstein : “ Dilimin sınırları dünyamın
sınırlarıdır “ diyerek bunun altını çiziyordu.
* * *
Tam bu noktada , ipin ucunu kaçırmamak için anımsayalım :
Dil, toplumsal bir kategoridir ve değişik kullanımlarda bildirişim sağlar. Ses
ve grafik düzeyinde güzelduyusal gücüllük içerir ama temel düzeyde bir anlam
iletme / kurma olanağıdır. Nesne, harf, sözcük bu hatta aşkınlaştırılmadan
konuşulmalı, açımlanmalıdır. Burada kısaca oyalanalım:
C) Fenomenolojinin
temel sorusunu şöyle
özetleriz : Bilgi nasıl kendi dışına çıkabilir ve nasıl bilincin içinde
bulunmayan bir varlığa ulaşır? ( Husserl, Fenomonoloji Üzerine Beş Ders, Çev.
H. Tepe, Bilim- san. Y. 2003 )
Aynı yerde Aşkın kavramı da şöyle açıklanır : “
Apaçık olmayan, nesneye yönelen veya onu varsayan ama kendisini göremeyen her
türlü bilgi aşkındır. Nesnel bilimlerin bilgisi, doğa ve tin bilimlerinin
bilgisi, yakından bakıldığında matematik bilimlerinin bilgisi aşkındır.”
Aşkın bilginin dışarıda kastedilen, bilincin sınırlarını
aşan bir bilgi olduğunu da söyleyebiliriz. Husserl, bilginin kendi üzerine dönük
bir olanağı için Paranteze alma kavramını geliştirir : Bir fenomen
olarak her bilgi / sözcük verili tüm bağlantılarından kurtarılmak üzere
paranteze alınır. Bunun, bütün hazır bilgilerin dışına çıkmayı amaçladığı
söylenebilir ki , buradan başlayarak şiirin ve şiirde dil ( sözcük )
kullanımının eşiğine basıyoruz.
Husserl, bir başlangıç kertesi olarak, aşkın olmayan (
kendinde doğrulanan ) bir olgu arar ve Cogitation ( düşünme ) kavramının
altını çizer. Düşünme ‘ nin kendisi şüphesizdir, yani içkindir. İçkin
kavramının tanımı da şöyle : “ Kendinden başka hiçbir şeyi göstermediği,
kendi dışında hiçbir şeyi kastetmediği ve burada kastedilen şey de tam olarak
kendi halinde verilmiş olduğu için kuşku dışı sayılır. “ Şimdi geriye
dönerek, Özdemir İnce ‘den yaptığımız alıntıyı anımsayalım : “ Bildirisi
kendi üzerinde odaklanmayan hiçbir yazınsal cümle yoktur. “
Alfabetik bilgidir : Şiirde anlam kendi üzerinde
odaklanmıştır, dışarıdan doğrulanmaz, kendinden başkasını göstermez. Sözcük
ilintileri ( elbette nesnel bağlılaşım ve şiirsel gerçekliği doğrulama düzeyinde
) düz dilin mantığı dışında kurgulanır ve şiir bütününe örgülenir , vb. Kısaca
: Şiirin kendisi bir olgu olarak içkin ‘dir ve onu aşkınlaştırma (
kendisini göremeyen duruma sokma ) çabaları, eğer bir bilgisizliği örtme
amacını gütmüyorsa, çağdaş veriler karşısında çocukçadır ve en iyi niyetle,
zarar verebilecek bir oyundur, gereksiz bir retoriktir.
D)
Şiirin diğer sanat
disiplinleriyle ilişkisi ve beslenmesi gereği çok açık. Benim özellikle plastik
sanatlara ilgim ve orada da yazmam, bu zorunluluğu / olanağı şiire taşımamı
kendiliğinden sağlıyor. Aslında modernitenin bir zihinsellik halinde bütünlüklü
sınanabilmesinin başkaca yolu yok: Benim şiirde aradığımı öteki resimde ya da
müzikte kurcalıyor / kurcalamış ise, habersiz , ilgisiz kalmayı nasıl
açıklarsınız ? Dahası, aynı sorunsalla boğuşan bir şiiri saçmalıkla,
anlamsızlıkla suçlayan bir ressamı düşünün- ki onlarcasını tanıdım -. Bunu sanat
dışı kategorilere de uygulayarak sürdürelim :
Bilgi süreçleri ve biçimleri arasındaki geçirgenlik,
post-modern sürecin kritik eşiklerinden birisidir. Felsefe, estetik, dilbilim,
tarih, siyaset, kültür, siyasetbilim, psikoloji, fizik, şehircilik, uzaybilim,
vb. birbirini kesen çemberler halinde şiirin anlamlandırma düzeyinde ihmal
edebileceği disiplinler olabilir mi ?Her bilgi, her düzeyde dilsel bir olanaktır
ve şiir içindir. Hele evrensel ölçekte bilginin her altı ayda ikiye katlanarak
çoğaldığını düşünün ! Artık şairin bir köşede mızmızlanarak şiir yazabilmesi
olanaklı mı? Bir avuç bilgisini dünya sanarak saldırganlaşanları da not ediniz;
çağdaş sanatçıyı nasıl bir çaba bekliyor, anlaşılır. Sorunuzda altını çizdiğiniz
Relativite, Kuantum Fiziği vb. zaten modern şiirin doğasını
değiştirmiştir. Empresyonizmin ve Kübizmin zihinsel odağında
çağının optik buluşları, Atonalite’de Dünya savaşlarının altüst ettiği
dizgesellik, Barok’ta anlamsal bulanmayı tetikleyen çağdaş toplumsal/
tarihsel yorumlama disiplinleri doğrudan etkili oldular ve dâhi sanatçılar bu
etkiyi öngören kâhinler olarak tarihe girdiler.
* * *
Anthony Giddens şöyle diyor : ” Modernliğin dinamizmi,
zaman ve uzamın ayrılmasından ve toplumsal yaşam içinde kesin bir zaman-uzam
dilimlendirmesini sağlayacak biçimlerde yeniden birleşmelerinden; toplumsal
sistemlerin yerinden çıkarılmasından ve toplumsal ilişkilerin, bireylerin
ve grupların eylemlerini etkileyen sürekli bilgi girdilerinin ışığında
düşünümsel olarak düzenleme ve yeniden düzenleme sürecinden
kaynaklanmaktadır.”
Parlak bir özetleme…Kaldı ki, günümüz şiir ortamından
patolojik bir kesit almak yeterli : Bilgi-yoğun bir dünya ve dizginlenemeyen
bir hız karşısında gerçekliğin sınırları eriyor, kavramlar inanılmaz bir girdi-
çıktı sürecinde,büyük anlatılar toz duman, tarih yeniden yazılıyor. Dünyaya,
insana, anlama ilişkin ne varsa saptıran ve küresel bir lânet zinciri kuran
kapitalizm başta olmak üzere, varlığı kuşatan, iğdiş eden bütün toplumsal
tasarımlar ve gerçeklikler karşısında şairin biricik olanağı Dil’ dir ve
kuşatmayı oradan yarmak zorundadır. Dile masumiyetini geri vermedikçe dünyayı
yeryüzü kılmanın, bir mekân/ zaman edinmenin ; verili olguları paranteze
almadan sözcüğü / dili tahakkümden kurtarmanın ve insanı merkeze alan bir
anlamlandırmanın olanağı yok ! Çöken şiirlere ve şairlere bakınız : Bir dönem
doldurdukları torbadan geçinen ne çok isim ne çok şey anlatıyor. Şiir salt
bilgiyle yazılmaz elbet; ama şairliğin “ alameti farikası “ da cehalet
değildir. Şiir artık tam bir entelektüel uğraş olmuştur : Okuyan, izleyen,
anlamaya çalışan, dönüştürmeye uğraşan, belki fazlasıyla kırgın / yorgun ama
kesinlikle “ safra “ olmayan, kemirmeyen, saldırgan olmayan ama savunan, bunun
için gerekli donanıma talip bir şair portresi çiziyorum.
Sevinçle not düşmek gerekli : Bu anlamda şiirimiz elbette
umutsuz değil; yazan, çizen, çözümleme yapan, poetik metinler üreten, düşünen ve
dönüştüren, buna bitişik şiirleriyle hayatı/mızı omuzlayan her yaştan
insanımıza tutunarak sürdürüyoruz.Unutabileceklerim olur korkusuyla isim
veremiyorum ama, bunun altı kalınca çizilmelidir. ÜCRA ‘nın çabasına bu nedenle
en baştan beri saygı duydum. Ne çok dergide yoğun-emek ürünü ne çok metim
yayımlanıyor ve bunlar “ genç “ şiire akıyor; her yaştan “ genç “ şiire…Heves’
ten Yaratım’a, Budala’dan Dize’ye, Agora’dan Edebiyat- Eleştiri’ye ve daha
başkalarına ayrıca ve uzunca değinmek gerekiyor- ve buralarda emeği olan nice
güzel insana…
E)
Şiir öznesinin şairle
ilintisi, modernite bağlamında açımlanması, şiirsel kurguda zaman/ mekân
sorunsalı vb. üzerine düşünen bir şiir ortamımız var. Bunun yeterliliği
tartışılabilir, ama diyelim on yıl öncesine göre daha yoğun bir düşünsellik
var. Gerektiğinde farklı başlıklar altında, farklı disiplinler gözetilerek
sürdürülecektir; ama sanırım ana güzergah, baştan beri çizmeyi denediğim resmin
içinde: Her soruyu, hiçbir yanıtla tüketmeden sürdürmek gerekiyor. Bunu en iyi
şairler bilmez mi? Yazılan her şiir, yeni bir anlamlandırma olanağı halinde
şimdiyi ve geçmişi sorguluyor; sürekli yeniden yapılanan bir geçmiş karşısında
şimdiye dair her eşik bir uçurum. Elimizin altındaki biricik deneyim ise kendi
yaşam / bilinç içeriğimiz; kabaca hayatımız… Bütün basitliği, sıradanlığı,
yanlışlığı, eşsizliği, biricikliği ve lanetiyle, saçmalığıyla kendi hayatımız.
Şiirin asitine yatırıp sonucu merakla beklediğimiz o kurtlanmış meşin !
Ötekileşmek, ötekini “ ben “ kılabilmek, bin bir sözle ve söylemle kirletilmiş
dil’de bakir bir çığlık deliği açabilmek, paramparça bir aynada kendi yüzünü
biçimlemeye çalışmak ve…pes!
F) Sophokles’in
Oedipus Kolonos’ ta oyununda, Kreon ile Polyneikes alt
edildikten sonra, nihayet tanrıların çağrısı gelir. Artık Antigona ile
İsmene’ nin bile babalarını bırakma vakti gelmiştir; şöyle bitirir :
Tanrının eli yönlendiriyor beni
İzleyin çocuklarım.
Kılavuzunuz olma sırası bende,
Şimdiye kadar sizin bana olduğunuz gibi. Gelin. Dokunmayın bana.
Bırakın bu yurt toprağının kemiklerimi taşıyacağı
Kutsal
alanın yolunu bulayım
Bu
yoldan…Bu yoldan… Hermes yol gösteriyor bana,
Ve
öteki dünyanın Kraliçesi. Bu yoldan… Bu yoldan.
Karanlık gün ! Nasıl da gerilerde kaldı bana ışık olduğun zaman !
Şimdi
ebediyen sona eriyor hayatım…
İyilikler diliyorum Sevgili Bülent , Sevgili Murat… |
|