|
Söyleşi:Adnan Benk,
Tahsin Yücel, Nuran Kutlu
Sona
Kalsa
Usul usul konuşuyorlar aralarında
Denize bakıyorlar bazan -çatalını gezdiriyor biri tabağında-
Gölgesi bir kuş ölüsü
Karşıda. yeni budanmış ağacın
-Olsa. başlangıçlar sona kalsa-
Kolyesiyle oynuyor kadın -tabağımda soyulmuş elma-
Saatime bakıyorum sık sık
Kapıyı gözlüyorum arada
Biraz soğuk mu geliyor ne -kapatır mısın-
Sinirli bir kırmızılık suya batıyor
Düşünüyorum, ansızın birdost yüzü mü
Görmemişim de yıllarca.
Gelse
Değişmiş çok. yaşlanmış da
Sigaramı yakıyor durmadan
İstemem diyemiyorum -ama yakmasa-
Konuşuyoruz-konuşuyormuyuz-
Yazmayı bırakmış çoktan
Gerçi bir roman taslağı varmış kafasında
''Bir elimde elma, elmada bir el''
Diyorum
Hayretle bakıyor yüzüme
Bir bardak bira içiyor , çekip gidiyor az sonra.
Kadranı kırmızı saat
Flasterle tutturulmuş kırık cam
Şurda burda plastik çiçekler
Evet, aralık kapıdan soğuk geliyor
Tam kalbimin üzerine bu akşam.
Ölüm
Sen en güzelsin bu saatlerde
Büyütmüş yetiştirmişsin beni
Söyler miyim hiç sana hayran olmasam.
Bugün de ince, bugün de kırıldı kırılacak
Bugün de
Tam nerede kalmışsam.
Edip Cansever
Adnan
Benk - Bir şiir, şiirse, her şeyden önce biçimsel bir özelliğinden kendini ele
verir. Anlatacağı, ileteceği ne varsa, biçimde görülür. Daha konuya: falan
girmeden birtakım denemeler yaptık senin şiirinin üstünde. Biri şu: Bir, iki,
üç, dört ve beş heceli sözcükler kullanmışsın. Toplamı 142 sözcük. 30 tane tek
heceli, en çok da (45) üç heceli sözcük kullanmışsın. Bunların şiirin içindeki
dağılımı her halde gelişigüzel olamaz. Sözcükler de birer öğeyse, bunların
dağılımında bir mantık arayabiliriz.
Tek hece
kaç tane dedin?..
Adnan
Benk - 30.
Çoğu
"bir" oluyor.
Adnan
Benk - Beş heceli de altı tane var. Ağırlık üç hecelilerde. Örneğin birinci
bölümde iki tane iki heceli var. İki tane de beş heceli. Bu iki heceliye, şiirin
iki heceliyle başladığım da gözönünde bulundurarak, ses dizesinin ilk sesini,
temel sesi verirsek, öteki sözcükleri de, gene hece sayılarına göre
değerlendirirsek (iki heceli = do, üç heceli = fa, vb.) şöyle bir
biçimlendirmeye varabiliriz:

Her
biçimlendirme gibi, bu da görece ve saymaca. Ama, şiirdeki gizli bir biçimi,
dolayısiyle de anlam yapısını, daha bir açıklıkla sezmemizi sağlayabilir.
Nitekim, bu müzik tümcesi, altı dizelik ilk bölümün müziksel tümcesi, bu bölümün
sonlanmış, temel çelişkisini, şiir boyu geliştireceği öğeleri saptamış olduğunu
gösteriyor.
Sesi
biçimleştirerek biçimin üstüne bir örtü çektin. Benim için şaşırtıcı bu, böyle
bir soru beklemiyordum. Ama öteden beri düşündüğüm bir şey var, burada ne kadar
geçerlidir, bilmem, ama istersen onu açıklamaya çalışayım. Son çalışmalarımda
şiirde dış sese ve iç sese çok önem vermek istemiyorum. Dış ses dediğim, uyak,
ses benzerlikleri vb... İç ses ise, bir dizeden öbür dizeye kıvrılırken,
dizelerin bitimindeki ve başlangıcındaki seslerin uyumu. Örnek olarak
söyleyeyim: Orhan Veli, Dalgacı Mahmut şiirinde: "İşim, gücüm budur benim"
diyor. Üç "-m" var, bu bir iç sestir, aynı zamanda, tek dizede olsa bile ya da
Behçet Necatigil'de "Çok çiğ çağ", Ç'lerle sağlanan bir içses biçimidir. Bense
son günlerde şöyle düşünmeye başladım: şiirin içinde sesi gezindirmek. Elimden
gelse uyak ve ses benzerliklerini atacağım. İç sesleri ve dış sesleri attıktan
sonra da uyak ve ses benzerliklerini atacağım. İç sesleri ve dış sesleri
attıktan sonra ne getirebilirim yerine? Ben şiirde akustik diye bir şey
düşünüyorum, ses dağılımını düşünüyorum: şiiri bir yapı, bir mimari olarak ele
almak, seslerin dağılımını, tıpkı konser salonundaki gibi şiirsel yapıda
dağıtmak ve ortaya çok değişik bir ses çıkarmak. Bunu çok küçük çapta da olsa
son kitabımda yaptım, ya da düşündüm hiç değilse. Ses dağılımı, yani akustik.
İyi bir dağılım elbette şiirin içeriğinden gelen biçimdedir, sestedir. Şiirde,
şiirin tema'sında bir yavaşlık, bir sessizlik, varsa, ses dağılımı da yavaş
olacaktır. Şiirde sert, çıkışlı, kavgalı, öfkeli birtakım durumlar varsa, bunun
da sesi başka türlü olacak ve şiirsel yapıda dağılacaktır. Böyle bir deney son
zamanlarda kafamı kurcalıyor. İnsan şiiri çoğu kez yazdıktan sonra düşünüyor.
Adnan
Benk : Böyle yazılmış yayımlamadığın bir şiirin var mı?..
Var.
Adnan
Benk : Örnek olarak bu konuşmaya koyalım. Ama sen ses dağılımı derken, "Gölgesi
bir kuş ölüsü" dizesindeki ö, ü seslerini kastetmiyorsun...
Bu iç
ses. Gerçi burada düşünülmüş değil bu.
Adnan
Benk -Hayır, düşünülmüş. Gölgesi bir kuş ölüsü, ölüm büyütmüş, söyler miyim?..
Ölüm temasının kendine özgü bir sesi var.
Evet,
var. Bunu, dediğim gibi, akustikle karşılamak istiyorum. Son bir kitabım çıktı:
Bezik Oynayan Kadınlar, orada bu akustik denemesini yaptım. Nereye kadar
başardım, bilemiyorum. Bu şiirlerle aşağı yukarı aynı zamanda yazılmış şiirler.
Adnan
Benk - Peki şöyle bir örgü de var: Bölümlerin dize sayısına bakarsan 6, 6, 11,
5, 4, 3, diye gidiyor. İlk iki bölümde durağan. Sonra birden genişliyor, birden
daralıyor, sonra gitgide küçülüyor. Yalnız bu şiir için söylüyorum. Kitabındaki
öbür şiirlerde bunun olduğu yer var, olmadığı yer var.
Burada
aralıklar benim için çok önemli. Şiirde bir aralık koyuyorsam, bir anlatım sona
eriyor demektir. Onun sona erdiği yerden tekrar başlaması bazı alışkanlıklara
bağlıdır. Dediğim gibi, iki ya da üç sözcüklü bir dizeyle bitiyorsa bir bölüm,
aralıktan sonra tek sözcüklü bir çıkış yapabilirim. Ve bunu tek bir sözcük
üstüne kurmuş olurum.
Adnan
Benk -Tek, ya da iki sözcüklü dizelere bir bakalım: "gelse" var, "ölüm" var, bir
de "bugün de" var.
Tahsin Yücel - "Diyorum" da var, dize olarak alırsak.
Adnan
Benk - Bunları art arda dizerek okuyalım: "Gelse diyorum ölüm bugün de"...
Zaten bu
şiirin başı, ortası ve sonu oldukça iyi bağlanmış.
Adnan
Benk -Biçimsel olarak hemen göze çarpan bu tek sözcüklü dizeler, onların
düzeyinde şiirin ana temasını ortaya koymuyor mu?..
İLKYAZ ŞİKAYETÇİLERİ / I
Kaçışına Uğrayan Çiçek
Şurayı götürün dedim onlara
Burayı da, burayı da
Alın götürün dedim
Çimenlerin tirşe buğusunun üstünden
Tirşe buğunun düşlere değen üstünden
Düşlerin ayçiçeği giysilerinin üstünden
O zaman anlatırım dedim onlara
Pencere önümün niye uçtuğunu.
Evet
Dönüp geliyor az sonra
Kolumun altına yerleşiyor
Kendisiyle yer değiştirir gibi
İtiyorum onu, itiyorum, itiyorum
Bütün zamanlar bitti diyorum -anlasa ya-
İki tek kiraz ağacı kaldı yalnız
İki tek kiraz ağacı
İlkyazlar ve bütün başlangıçlar bitti
Kiraz ağacı?O da
Gözlerimin deli kırmızısını yıkamak için
Ağladıkları zaman.
Ne vardı sundurmamın
üstünde -ne vardı-
Anımsayamıyorum şimdi
-Pek şimdi değil, çoktandır-
Yağmurlar yağdığı zaman büyüyen
Geçmişi olmayan bir saksı mı
Yoksa
Bir sap çiçek mi -saksısız-
Kaçışına uğrayan bir çiçek?
Neden olmasın
Yağmurlar
Yağmurlar yağdığı zaman.
Sular insanlar gibi geçiyor
aklımdan
Mavi aklımdan
Sordular- anımsıyorum-
Bir gün
Neyle örtülürmüş ki su
Suyla demiştim -elbette suyla-
Ya yaşam
Bir başka yaşamla, bir başka, bir başka, bir başka,"
Oysa bütün yaşamlar bitti
İlkyazlar ve bütün başlangıçlar
Sular
İnsanlar gibi duruyor aklımda.
Dişlerimin arasından
gösteriyorum ellerimi
Korkuyla kaçışıyor güvercinle karanfil
Dönüp arkama bakmıyorum
Odalar bitti çünkü, merdivenler de
Dışarsı var: şurası, burası, orası
Ve yağmur- yağmurlar-
Ah şu yağmurlar durmasa ya
Ne güzel ıslanıyor ilkyaz
Ne güzel, ne güzel, ne güzel
Denize zorla sokulmuş
Ağlamaklı bir çocuk gibi.
Edip
Cansever
Tek
heceliler üstünde, özellikle bir sözcüğü üzerinde belki bir ipucu verebilirim:
bende bir çok geçer. Birçok sözcüğü soyutlamak isterim. Örneğin benim için
şunun, onun bardağı yoktur da bir bardak vardır. Belirsiz bir bardak vardır.
Yani bardağın işlevi çok yaygın olabilmeli. O yüzden bir sözcüğü çok geçer
şiirlerimde.
Adnan
Benk -Yani biri kullanmanın nedeni bağlandığı sözcüğü tek yönlülükten
kurtarmak...
Bir
bardak, şu bardak değil kesin olarak. Kırmızı bardak değil, belirli bir biçimi
olan bardak değil. Böylece bardağı soyutlamış oluyorum. Soyutlayınca da şiirdeki
geçerliliği daha önem kazanıyor.
Adnan
Benk - Peki,
geçerliliğin ölçüsü ne sence? Ne zaman bir sözcük geçerli oluyor? Geçerlilikten
ne anlıyorsun?..
Şiirsel
yük bakımından, şiirsel değer bakımından...
Adnan
Benk - Şiirsel değerlilik dediğin çok yöne çekilebilmesi mi?
Biraz
öyle. Benim için bir şiirde birçok şiir vardır. İnsanda da böyledir bu. Bir
insan yüzünde birçok insan yüzü vardır. Bu insan yüzü şunun yüzüdür diyemem
kolaylıkla, kimse diyemez sanırım. Hem zaman sorunu nedeniyle diyemeyiz, hem
güncel olarak diyemeyiz: yüzümüz çok değişkendir, tek yüzümüz yoktur. Şiirde de
bu öyle. Ayrıca şiirin devigenliği var. Şiir yazılıp bittikten sonra sürekli
biçimde devinir, değişir. Bazı şeylerini yitirir, kendine birtakım eklentiler
alır. Bu, zaman içinde en azından, böyledir. Bununla da kalmaz, şiir giderek
aynı şairin yazdığı öteki şiirlerle de bir savaşıma girer. Bu arada kimi şiirler
tümüyle yenilgiye uğrar, kimileri ayakta kalır, kimileri de öne çıkar.
Adnan
Benk - Metinlerarası ilişkiyi anlatıyorsun sen...
Tahsin Yücel - Evet, metinlerarası ilişki ve alımlama...
Neden
biz falanca şairin şu şiirleri güzeldir deriz? Önce birçok şiir yazmıştır ama, o
şiirlerin çoğu az önce sözünü ettiğim savaşımda yenilgiye uğramıştır. Ortadan
kalkmışlardır, ama büsbütün de yok olmamışlardır. Zaten onlar olmasa, öbürlerini
çok iyi anlayamayacağız. Ama ne de olsa ayakta kalan şiirler olmuştur. Zaman
zaman kitaplarda da görülebilir bu: bir kitap öbür kitaptan daha iyi olabilir,
ne kadar zorlasa kendini şair, bir noktada doruğa çıkmışsa, öteki yapıtları
gölgede kalabilir.
Tahsin Yücel - Ama bu, şiirin kendi kendine devinimi, değişmesi değil. O şiir
yazıldıktan sonra değişikliklere uğrar dedin; uğrar ama, değerlendirmeler
bakımından uğrar. Örneğin ben bu şiirle ilk kez karşılaşıyorsam başka, Edip
Cansever'in şiiri olduğunu bilirsem başka, öbür şiirlerini okuduktan sonra başka
türlü değerlendiririm, ama gene de bu şiir, bu şiirdir.
Adnan
Benk - Bu şiir bu şiirdir mi acaba?..
Hayır,
diyorum.
Adnan
Benk - Bana da öyle değil gibi geliyor. Okurken yapacağımız katkılarla çok
değişikliğe uğrayabilir şiir.
Kuşkusuz. Okuyucu bir şeyler katıyor çünkü. Sonra okuyucular arasında da
ayrımlar var, ya da anlamada birtakım ayrımlar var. Niye biz iki kişi arasında
düşünüyoruz şiiri? Bugün üstünde konuşacağımız için birkaç kez okuduğum bu şiir
şimdi bana bile başka türlü geliyor. Yazdığım gün belki düşündüm bunları, belki
düşünmedim. Yazılalı aşağı yukarı bir yıl oldu ama, bugün başka şeyler de
düşündüğümü görüyorum.
Adnan
Benk -Herhalde sen şiirini kurarken de okundukça değişikliğe uğrasın diye
kuruyorsun.
O kadar
da değil. O, şiirin öz varlığında olan bir şey. Şiirin huyu dediğimiz bir şey o.
Yani ben şiirimin çok çeşitli anlamlara gelmesini istemem. Neyi söylüyorsam tam
yerini bulmasını isterim. Bu kadar salt şiirden yana değilim.
Adnan
Benk - "Çatalını gezdiriyor biri tabağında" diyorsun. Ben biri dediğin zaman
ötekini bekliyorum.
Var,
aşağıda.
Adnan
Benk - Yok. Kadın var.
"Kolyesiyle oynuyor kadın." Belli ki artık tabağında çatalını gezdiren bir
başkası, kolyesiyle oynayan kadın değil. Şunu ortaya çıkarmak için yapılmış bu:
kadının karşısında bir erkek var. Eğer kadını kolyesiyle belirtmiş olmasaydım,
öbürünün erkek olduğu belirmezdi, iki arkadaş da olabilirdi. Yani burada bir aşk
başlangıcı var. Belli ki burası bir meyhane ya da lokanta.
Adnan
Benk -Evet, öteki yerine kolyesiyle oynayan kadın geliyor. Uzun uzun
konuşuyorlar aralarında, fakat ne konuştukları belli değil. Şiirde bir tek
konuşan sensin, o da dolaysız olarak bir kez.
"Kolyesiyle oynuyor kadın", ben de bir yanda oturuyorum. Ama kalkıp da "ben de
karşı masadayım, elma yiyorum" gibi, iki üç dize yazarak sözü uzatmaktansa,
"tabağımda soyulmuş elma" deyince, ben de bir başka masada oturduğumu, aşağı
yukarı belirtiyorum.
Adnan
Benk : Şimdi "çatalım gezdiriyor biri tabağında/kolyesiyle oynuyor kadın"
dizelerindeki eylemlere bakarsak etken olmayan, kendine dönük bir devinim
görüyoruz. "Çatalını gezdiriyor"un hiçbir amacı yok. Tabak boş. Konuşmanın
kesilmesiyle ortaya çıkan sessizliği dolduruyor o "gezdiriyor" sözcüğü. Kadın'ın
kolyesiyle oynaması da öyle. İkisi de sevişmenin suskunluğu, heyecanı içinde.
Bir
dalgınlık, suskunluk, dikkatsizlik...Henüz seni seviyorum, beğeniyorum gibi bir
gevezelik yok ortada.
Adnan
Benk - Daha o gevezeliğe gelmemişler zaten, tam bir başlangıç bu. İki kişinin
birbirini kollaması. "Denize bakıyorlar bazen" derken dış bir görüntüyü
getiriyorsun, ama yarıda kesiyorsun bunu: _çatalını gezdiriyor biri tabağında. -
Daha söz bitmedi, görüntü tamamlanmadı. Üç dizeyle giriyorsun sen araya, sonra
gene görüntü ve bağlıyorsun. "Kolyesiyle oynuyor kadın", yukarıdaki görüntünün
tümleyici parçası. Araya girdiğin yere de, bütün şiiri besleyen eğretileme'yi
yerleştiriyorsun: "Gölgesi bir kuş ölüsü/... yeni budanmış ağacın". Bunlar
birbiri üstüne katlanabilen iki kanat. İkisi de sekizer heceli. "Karşıda" ekseni
üstünde dönerek bir araya geldiler mi, bir eğretileme çıkıyor ortaya.
Bence bu
bölümün en can alıcı noktası: ''-Olsa, başlangıçlar sona kalsa-
Adnan
Benk - Evet, o en açık yeri, fakat en canlı yeri de bu. "Gölgesi bir kuş
ölüsü/... yeni budanmış ağacın" ve "ölüm/Büyütmüş yetiştirmişsin beni...
Budanmış ağaç yaşamsa, ölüm yaşamı besliyor demektir. Ölüm ve yaşam üstüne
edilen sözler arasında bu bana değişik gibi geldi. Ölümle yaşamın içiçe girmesi
değil de, ölümün yaşamı beslemesi.
Evet,
bunu çok iyi bulmuşsun. Ama benim kısa şiirlerimden biri bu. Uzun, bir kitaplık
şiirlerim de var. Fakat burada hiç kopmadan aynı havayı sürdürmüşüm. Başlangıç
neyse, ortası da, sonu da o olmuş. Rengi, müziği, kokusu neyse, hiç biri
birbirinden kopuk değil. Belki bu yüzden başlangıçta görülen o ölüme yakınlık,
hatta biraz da hafif karamsarlık havası sonuna doğru geliyor. Ama sonunda bir
sürprizle karşılaşıyoruz gene. Ölüm yaşamı besleyen bir şey. Aslında burada
saygı ölüme karşı değil, yaşama karşı. Bunu şundan da doğrulayabiliriz: ben bazı
şiirlerimi arka arkaya yazar, resim sergisi gibi düşünürüm. Ressamlar
tablolarını yanyana getirerek sergi açarlar ya! Örneğin şöyle diyelim: Orhan
Peker'in İtfaiyeciler'i, danaları, atları ya da Degas'nın balerinleri gibi
belirli bir dönemde yapılmış resimlerin birbirini tamamlaması ve kollaması
vardır. Benim şiirlerimde de bu var. Örneğin, bu şiirle aynı dönemde yazdığım
bir şiirde "ve annem olmamış gibi doğmuşum" diyorum. Ölümü anlayış biçimim benim
doğmamış olmamın özdeşidir. Önce bir doğmamış olmak vardır, sonra da ölüm. Ölüm
de bir çeşit doğmamış olmaktır. Ama doğduğuma göre ölüm zaten var. Ölüm dirimi
beslemiş oluyor ve başlangıçtaki o karamsar hava gene karamsarlığını sürdürüyor
ama, yaşamaya dönük bir sona doğru gidiyor. En son üç dizede de bu var: "Bugün
de ince, bugün de kırıldı kırılacak/Bugün de/Tam nerede kalmışsam."
Adnan
Benk - Şiirin kurgusunda bana en ilginç gelen şey günlük bir olaydan çıktığın
halde birden düzey değiştirmen. Sonra tekrar günlük yaşantıya geliyorsun. Bu çok
belirgin: Örneğin dışarıda gördüğün bir olay var, yarıda kesip birden
eğretilemeye geçiyorsun, düşünceye bir dönüş, ardından da gene günlük
yaşantıdasın. Bir öykü gibi. Fakat bir yerde, anlamı sonradan belirlenecek bir
kanca atıyorsun: "Biraz soğuk mu geliyor ne" ve sonuna doğru onun yanıtı: "Evet,
aralık kapıdan soğuk geliyor /Ta kalbimin üzerine bu akşam."
Soğuk,
düpedüz bizi üşüten soğuk olsa ne diye şiirde kullanayım. Ama kalbimin üzerine
gelmesinin bir anlamı var. En can alıcı yere gelmesi gerek ki ben arkasından
ölümden sözedebileyim. Sanıyorum, çünkü yazarken bütün bunlar tam olarak böyle
düşünülmüyor. Şiiri matematiksel olarak düşünmek olanaksız.
Adnan
Benk - Bu arada da meyhaneyi dolaylı yoldan betimliyorsun. Örneğin "kapatır
mısın" ile garson çıkıyor sahneye. "Çatalını gezdiriyor biri tabağında" ile
"tabağımda soyulmuş elma" bakışımlı gözlemler. Bu kez de sen çıkıyorsun ortaya,
şiir kişisi olarak çıkıyorsun.
Yanıt
vermek için belli bir kuramdan yola çıkayım ama, biliyorsun, kuramlar şiirde pek
o kadar geçerli değildir. Bir şairin işi, bir yerde kuramı da bozmaktır. Fakat
bugüne kadar bozmadığım, bozmak istemediğim T.S. Eliot'un bir 'nesnel karşılık'
kuramı var. Şiire bir çeşit dekor hazırlamak bu. Benim burada anlatacağım
şeylerin dekorunu kurmam gerek. Garsonuyla, bardaklarıyla, masasıyla,
insanlarıyla tümünü anlatmam gerek. Yoksa, niye karşıdaki ağacın gölgesi ölü bir
kuş olsun? Her şeyi birtakım nesnelerle vermeyi her zaman yeğlerim.
Vazgeçemediğim bir şeydir bu. Eliot'un nesnel karşılık kuramından yola
çıkıyorsak coşkularımız, duygularımız, düşüncelerimiz şiire aktarıldığı zaman
oradaki nesnel karşılıklarını bulmalı. Bir şiir, içindeki nesnelerle, içindeki
yaşam biçimleriyle, ilişkilerle ve daha bir sürü öğeyle oluşturulur. Ve ben buna
çok inanıyorum. Bu şiirde gereksiz ayrıntı sayılabilecek şeyler aslında bir fon
gibi gerekli olan öğelerdir.
Adnan
Benk - Günlük ayrıntı diyebileceğimiz şeyleri ne zaman kullansan, ardından hemen
başka bir düzleme geçiyorsun. Örneğin "Evet, aralık kapıdan soğuk geliyor/Tam
kalbimin üzerine bu akşam" demeden önce, tam karşıt bir düzlemi, değerden yoksun
nesneler düzlemini veriyorsun: kırık cam, plastik çiçekler, vb. Senin
şiirselliğin, belki de hiçbir ayrıcalığı olmayan nesne ve olaylar düzlemiyle
seçkin duygular ve düşünceler düzlemi arasındaki karşıtlıktan kaynaklanıyor. Bu
arada şunu da sorayım: "Kadranı kırmızı saat"ın kırmızılığı yukarıdaki "sinirli
kırmızılık" ile bağlanıyor. Elbet hesaplıyorsundur bunları.
Hayır.
Şiir ancak yazıldıktan sonra belki bu hesaplar ortaya çıkabilir. Nitekim şu
anda, konuşmamızda ortaya çıkıyor bunlar. Ama, daha önceki "sinirli kırmızılık"
ile "kadranı kırmızı saat" arasındaki ortak kırmızılığı, yazarken düşünmüş
değilim.
Adnan
Benk -Ben de buna şaşıyorum. Nasıl düşünmez olursun? Güneşin, hele batan
güneşin, yuvarlaklığı ve kırmızılığı bir yanda; öte yanda, yuvarlak kadranı
kırmızı olan saat. Bu gibi biçimsel benzerliklerle örülmüş şiirin; kaldı ki,
batan güneş nasıl akşam saatini belirtiyorsa, duvar saati de (aslında kırmızı
değil o) batan güneşin kızıllığını yansıtıyor. Saatleşen güneşle, güneşleşen
saat. Örgü, doku dediğimiz bu işte.
Kırmızılık belki de bu şiirin kendi rengi. Şiiri anlatırken düşüncesi budur,
tema'sı şudur diye anlamıyoruz şiiri. Sen demin müzik kattın, ben renk diyorum,
hatta belirli bir konusu var, korkunç jestleri var şiirin diyorum. Ben şiirin
yaratıldıktan sonra çok önemli bir yaşamı olduğuna inanan bir insanım. İnsan
gibi yaşadığına inanıyorum. Ve kendimi yaşama hazırlar gibi kuruyorum şiiri de.
Bu nedenle renkler birbirlerini buluyor, ayrıntılar zaman zaman kopuyor,
birbirlerini yakalıyor. Belki de bir bütüne gitmek için o ayrıntıları da biraz
silmek gerekiyor, çünkü şiir hiçbir zaman ayrıntı değildir, hatta sanat hiçbir
zaman ayrıntı değildir. Ayrıntı vardır ama görünmeyen, silinmiş ayrıntılardır.
Resimde de bu böyle, sen resmi sık sık ele aldığın için söylüyorum. Baktığımız
zaman, işte bu ağaç, bu ağacın yaprağı, bu da altındaki yaprağın damarı diye
bakmıyoruz resme. Bu ayrıntılar silindikten sonra kalan şey oluyor resim. Bir
şeyi yürütmek, sürdürmek için ayrıntı gerekli ama ayrıntıların okurun gözünde
yok olması da zorunlu. Ayrıntı bir marifet gibi kalmamalı.
Adnan
Benk - Birinci bölümde başlangıçları anlatıyordun. "Gelse" ile başlayan bölümde
ise "son"u anlatıyorsun. Bu bölümden çıkana göre senin "son" anlayışın
durağanlık: yakıyor/ama yakmasa; konuşuyoruz/konuşuyor muyuz? ; kafasında bir
roman taslağı var/yazmıyor: bir elinde elma/ elmada bir el; vb. Her şey
birbirini yok ediyor. Böyle bir düşüncen mi var? Son demek bu mu senin için?...
"Olsa,
başlangıçlar sona kalsa-", oradan başlayalım. Burada belirli bir kadınla erkek
usul usul konuşuyorlar. Konuştukları aşk sözleri olabilir. Genellikle güzel
saydığımız başlangıçlar yavaş yavaş eskir, bir "son"a gider. Son hiçbir zaman
başlangıç gibi güzel değildir. Başlangıç her sondan güzel olduğu için orada bir
dilek var. Başlangıçlar sona kalsa acaba nasıl olur? Daha güzel olur mu diye bir
dilek. Bu bizim günlük yaşamımızda her zaman vardır. Örneğin kendini düşün, çok
sevdiğin bir şeyi yiyorsun, en iyi parçayı sona bırakmak ister insan. Çocuklar
gazoz içerken, bilmem dikkat ettin mi, bir yudum alırlar sonra kaldırıp
bakarlar, bir yudum daha alırlar bakarlar. Hep başlangıcı koruma isteğidir bu.
İnsanlarda böyle bir duygu var. Bu da bir ilişkidir. Başlangıç iyi bir ilişki
olduğu için o başlangıç sona kalsa sanırım daha güzel bir şey olacak. Bu bir
istek olarak ele alınabilir.
Adnan
Benk -Olmayacak bir şey isteniyor. Çıkmazını kendinde taşıyan bir istek.
Durağanlık diye belirli bir ölçüsü yok bu şiirin. Bir masada oturuyorum "gelse"
diyorum. Acaba böyle birisi geliyor mu, gelmiyor mu? Gerçekten gelmiş mi, yoksa
düşlüyor muyum? O çok belli değil burada. Belki de gelmiyor. Evet, öyle birisi
gelecek ve masama oturacak, bir arkadaş olacak bu belli, bana kendinden
sözedecek bir parça. Ondan sonra ben sıkılacağım ondan, gitmesini isteyeceğim.
Ve diyorum ki "bir elimde elma, elmada bir el" Elmada bir el olağandışı bir şey,
bu nasıl oluyor? Biz aslında organlarımızı duymayız, unuturuz, yani gövdemizi
duyarak, bilerek yaşamayız. Şöyle bir örnekle bunu açıklayayım: masama oturmuş
şiir yazıyorum. Hiçbir zaman şiir yazarken bunu beynimin aracılığıyla yazdığımı
düşünmem, beyin diye bir organı düşünmem. Yazdığım dizeler de bana beynin
yansısı olabilirmiş gibi gelir. Beyin de o dizelerin ya da sözcükler yığınının
yansısı olabilir. Burada, elmada el, elde elma olması çok olağandır.
Adnan
Benk - İlgini hangisinde yoğunlaştırırsan öbürü ona takıntı gibi gelir. Bir
elinde elma dediğin zaman yoğunluğu elmaya veriyorsun. Elmada bir el deyince de
yoğunluğu, ağırlığı ele veriyorsun. Böyle bir dengede ikisi birbirini gideriyor.
Bir onu büyütüyorsun, bir öbürünü.
Ama
bunun asıl anlamı gövdeyi unutma sorunu. Ben burada zaten dalgınım. Durağan
diyorsun, belki de durağan, hepsi içiçe geçmiş. O sırada elmada el, elde bir
elmayla bunu pekiştirmiş olabilirim.
Tahsin Yücel - Gelse ile başlayan bölümde başlangıç bölümünden kopulmuyor.
Evet,
kendi kendimeyim burada. Gerçek ya da düşsel bir kişiyle karşı karşıyayım. Zaten
o çiftin birbirleriyle olan konuşmaları artık önemli değil. Ben artık şiirde
sona doğru gidiyorum. Ve söyleyeceğim sözü kesinleştirmek istiyorum. Onun için
belki, belki diye konuşuyorum hep burada, kendime bir yol arıyorum. Gene "Tam
kalbimin üzerine" doğru soğuk geliyor ve ölüm duygusuna geçerek sona yaklaşmış
oluyorum. Artık o kadınla erkeğin aynı masada oturmaları, konuşmaları beni
ilgilendirmiyor. Oradan çoktan çıkmış oluyorum, kendime dönük, kendime özgü
şeyler anlatmış oluyorum.
Adnan
Benk -Sonra da doğrudan doğruya ölüme seslenişin başlıyor.
Tahsin Yücel - Aslında denge falan dedik ya, "Tam kalbimin üzerine bu akşam"
dizesiyle bitemez miydi şiir? "Ölüm" dizesinden sonra başlayan bölümde meyhane
falan pek kalmıyor. Bulunduğumuz uzamın hiçbir önemi yok. Yukarıdaki bölümde de
ölümü duyduğumuza göre, bundan sonraki bölümleri koymasak da olmaz mıydı? diye
soruyorum kendi kendime.
Şiirin
bitişi yalnız anlamına da bağlı değil. Şiirin bir de ses olarak bitmesi,
tamamlanması var. Örneğin cam ustaları vardır, üfleyerek cam işleri yaparlar.
Diyelim ki bir güleptan yapacak. Üfler, güleptan biçimini alır, altında da hatta
son bir düğüm noktası kalır. Beykoz güleptanlarını bilirsin. Bu cam işcisine,
üflemeye ne zaman başlayıp ne zaman son veriyorsun diye sorsak herhalde şaşkın
şaşkın yüzümüze bakar. Nasıl yaptığını çok iyi biliyordur ama, bir "anlatılmaz"ı
biliyordur. Şiirin de bitişi bazı şeylere bağlıdır. Bazen anlam bile biter de,
insan gene de bir ses koymak ister yanına, ya da ses biter, anlam bitmez. Burada
şiiri anlam bakımından incelersek asıl anlamın sona doğru bir yücelti
kazandığını görürüz. Diğerleri, dediğim gibi, havayı hazırlıyor, dekoru
hazırlıyor ve sonunda bir yere varmak istiyor şiir. Eğer bu son bölümü
yazmasaydım bu şiir bence pek bir şey anlatmazdı.
Adnan
Benk - Kaldı ki, en son üç dizeye de yazık olurdu.
O üçlük,
ölümün yaşam olduğunu daha anlamlandırmak, zenginleştirmek, daha bir göze batar
hale getirmek için yazılmış olabilir, diyorum. Hep kuşkulu konuşuyorum, çünkü
yazarken gerçekten bunlar düşünülmez. Sen bu şiir üzerine konuşacağız dediğin
için ben de bir yabancı gibi, bir başkası yazmış gibi yeniden okudum şiiri, daha
bir yakınlaşmaya çalıştım. Elimde belki bir iki ipucu kalmıştır. Örneğin, bu
şiirimi nerede düşündüğümü biliyorum, bundan kurtulamam. Gerçi siz bilmiyordunuz
ama, gene de bilecektiniz, çünkü bu besbelli bir lokanta ya da meyhanedir. Orada
gerçekten kadın da, kırmızı saat de vardı. Belki de ben o saate bakarak onu
şiire koymuşumdur. Görmeyi şiirleştirmek değil şiir, ama bazen böyle sürprizler
de olabilir şiirde.
Adnan
Benk -"Tam nerede kalmışsam"da 7 hece var. 7 heceli tek dize o. Son dize.
Gerçekten de seninle birlikte kırıyor şiiri. Kırık bir son'a bağlıyor.
Kırılmayı, ya da sürmeyi yalnızca dizelerdeki hece sayısına bağlamak doğru mu
olur? Ben, sese bağlamak diyorum.
Adnan
Benk - Kırılma seste yoksa, hece sayısında ortaya çıkabilir. Şair belki
düşünmüyor bunu, ama öyle de yapıyor işte. Sorun şu: cam ustası ne zaman soluk
verip ne zaman keseceğini söyleyemez elbet. Ama cam ustasının yerine kompresörlü
bir makine koydun mu, bütün bunları hesaplamak zorundasın. Biz o durumdayız.
Evet,
siz eleştirel bir bakışla yaklaşıyorsunuz şiire. Ben aynı yöntemle yaklaşamam
elbet. Benimki şiirsel dediğimiz dil, sizinki çözümleyici bir dil. Ben de
sizinle birlikte çözümlemeye kalkarsam, ya şiiri açıklamış olurum ki karşı
koyduğum bir şey benim bu, hem bir şeye de yaramaz. Onun için ben daha uzaktan
bakmak zorundayım şiire. Çünkü, belki de benim dediğim gibi değil bu
söylediklerim. Masama gelen insan gerçek mi, düş mü bilmiyorum diyorum. Bugün
böyle diyorum. Acaba bu şiiri yazdığım gün gerçek olarak mı düşünmüştüm o gelen
insanı? Onu da pek bilemiyorum.
Nuran
Kutlu -Tahsin demin, "Tam kalbimin üzerine bu akşam" ile bitse dedi. "Tam nerede
kalmışsam" ile birinci bölüm arasında bir ilişki kurabiliriz. "Yeni budanmış
ağacın", "Olsa, başlangıçlar sona kalsa"yı tamamlıyor. Ama anlamsal açıdan da bu
son dize olmasa şiir bence eksik kalacaktı.
Hattâ bu
son dörtlük üçlük, şiiri kurtarıyor demiyorum ama, şiirin içinde, şiiri yeniden
başlatıyor. Çok gerekli. Bu olmasaydı, ben bu kadar şeyi niye yazdım diye
düşünürdüm. Ama onunla birdenbire bir kalkınma var. Hem anlam bakımından, hem
ses bakımından, onlar olmasaydı, bu şiiri yazmasam da olurdu diyorum.
Adnan
Benk - Yani böyle bir düşünceden mi gidiyor senin şiirin?
Hayır.
Belli bir duygudan, belli bir düşünceden kesinlikle yola çıkmam başlangıçta.
Şiir başlar ve sürer, ne geleceğini o zaman düşünürüm. Bitmişse kendiliğinden
bitmiştir, onu anlarım. Bu bir alışkanlık sorunu, yazma sorunu. Belli bir
düşünceden hareket etmem, çünkü düşünce şiirin kendisidir. Şiirden bağımsız
olarak şiire düşünce getirilemez. İthal edilemez. Şiirin kendisi olarak düşünce
şiirde yürür. Çok ortada bir söz vardır: iyi duygularla iyi şiir yazılmaz.
Şiirle birtakım duygular çıkarılır ortaya.
Nuran
Kutlu - Çeşitli şairlerde ölüm tema'sı çok sık geçiyor: Melih Cevdet Anday,
Cahit Külebi, Fazıl Hüsnü Dağlarca ve diğerlerinde. Sizde de öyle. Belki biraz
anlam değişikliği var, çünkü siz, başlangıç sona kalsa diyerek ölümü biraz
değiştiriyorsunuz. Bunun acaba bir açıklaması olabilir mi?
Ölüm
yalnızca anladığımız anlamda kullanılsa, şiirlerde belki de ölümün üstüne bu
kadar düşmek doğru olmaz. Burada ölüm sözcükleri geçiyor, ölüm yaşamla
özdeşleşiyor. Öyle olunca artık ölüm sözcüğü geçmiş, geçmemiş, önemini
yitiriyor.
Nuran
Kutlu : Yaşamla özdeşleşmesi önemli, birçok şairde var.
Bunu
Rilke de söyler ya, insan ölümünü içinde taşır, der. Yaşlandıkça bu belki daha
da artıyor, daha bir ölümü düşünüyoruz.
Nuran
Kutlu -Örneğin Cahit Sıtkı'nın 35 yaş şiiri... 35 yaşında ölmüş gibi, garip
geliyor bana...
Tahsin Yücel - Ölümü değil de ölülerimizi belki içimizde taşıyoruz.
Yaşamımız içinde birçok duyguları tek tek de duyarız, birleştirerek de duyarız.
Biz yaşadığımız toplumda gücenik ve buruk yaşıyoruz biraz. Biraz bile değil,
çokça buruk ve çokça gücenik yaşıyoruz. Bu zaman zaman ölüm kavramıyla
karşılanıyor, ama isterseniz ölüm sözcüğünü siz bir yana atın, bu başka türlü de
karşılanabilir, ölümü biraz değiştirerek de bu burukluğu, bu tedirginliği verme
çabası olabilir.
Tahsin Yücel : Aynı eksen üzerinde yer alan değişik temalarla verilebilir,
olumlu olumsuz, hareketli hareketsiz karşıtlıklarıyle...
Adnan
Benk - Ama ölüm ve yaşam gibi insanın büyük ana temalarından bunca şair
yararlanıyorsa, bunun bir sırrı olmak gerek. Şaire ayrı bir kolaylık mı sağlıyor
bu büyük konular?..
Şöyle
başlayalım istersen, son zamanlarda çok konuşuluyor bunun üstünde: Türkiye'de,
sanatçılar da dahil, biz bireyliğimizi tam bulmuş insanlar değiliz. Bu yeni yeni
oluyor. Ölüm dediniz; isterseniz alkol diyelim. Alkol de bizim şiirimizde
vardır. İçki çeşitleri olarak da vardır, genel olarak da. Ama, bir düşünürsek,
Cahit Sıtkı dediniz, Cahit Sıtkı bir şiir yazar: "Hoşgeldin beyaz peynir, kavun"
der. Tam çilingir sofrasını anlatır. Oysa, ben alkolden çok söz etmişimdir, bu
yüzden de çok kınayanlar çıkmıştır, ben alkolü bir mit olarak görüyorum. Bir
örtü olarak, çağımızın, günümüzün bir örtüsü olarak görüyorum. Yani, alkole
sığınmak değil, alkolle neşelenmek değil, alkole dadanmak değil, alkolü bir mit
olarak düşünmek. Alkolle birlikte düşünüyorum. Yani, altından şiirin tema'sını,
konusunu, düşüncesini, duygusunu, birçok şeyleri çeksek de, alkol tek başına
bile günümüzden sonraya kalıcı bir şey olarak görünebilir. Mit diyorum ona ben.
Şimdi
örneğin buradan şuna geçebiliriz. Kafka'da çok görülüyor bu. Diyelim Şato'da,
şöyle bir baktığımızda bizim günlük yaşamımıza hiç benzemeyen bir yaşama vardır.
İlişkiler çok başka ilişkilerdir. Diyaloglar çok değişiktir. Ve hattâ bazı
konuşmalar bir, iki, üç anlamda ele alınır ve yürütülür. Bir türlü varılmayan
bir şato da vardır, biz buna birtakım şeyler yakıştırmaya çalışırız. Örneğin
bürokrasi deriz, gelecekteki bir baskının, korkunç bir olayın daha önceden
duyulması deriz. Hayır, ben hiç öyle görmüyorum. Aslında bizim yaşadığımız asıl
gerçek hayat Kafka'nın ortaya koyduğu hayattır da, biz kendi sıradan yaşamımızı
onun üstüne çekmişizdir ve bu yaşamımızı, gerçek yaşamanın kendisi sanırız.
Kafka'nın Değişim hikayesi için de söyleyebiliriz bunu. Hiç bir zaman
hamamböceği değildir oradaki, insanın tam kendisidir. Kafka'yı birçok şeye
bağlamak isteyenlere karşı, buna "aşkın gerçekçilik" deniyor. Bence Kafka
yorumunda en doğrusu bu olsa gerek.
Tahsin Yücel -Evet, Dava'da öyle. Birtakım gerçekçilerden çok daha gerçekçi
olduğu kuşkusuz Kafka'nın.
Alkolü
almıştım şiirde, ölümü de ele alabiliriz. Ölüm, tam anlamıyla, örneğin Cahit
Sıtkı'daki yapay ölüm değildir. "Yaş otuzbeş, yolun yarısı eder" deyip aslında
baştan sona kadar, eskilerin, şiir oturtmak dedikleri şeyi yapmıştır. Benim için
çok başarısız bir şiirdir o. Bugün artık öyle şiir yazılmıyor, daha doğrusu ben
öyle yazmıyorum. Ölümle yaşamın, ya da daha başka çelişkilerin dramına ya da
bunların toplamı olan bir trajiğe geçme gereksinimini duyuyorum. Bu böyle olunca
da, işte şiirde değişiklik oldu diyorlar.
Son
yirmi yıldır süren bir değişiklik bu, kökten bir değişiklik. Belki de şiiri
artık layık olduğu yere doğru götürme çabası oluyor bu değişiklik. Tam başarıldı
mı, başarılmadı mı bilemem ama, başkaları adına konuşacak değilim, kendi adıma
söylüyorum, benim çabam budur. Onun için ölüm de geçecek, karşıtlıklar da
geçecek, alkol, dediğim gibi mit olacak, hiçbir zaman şu masada içeceğimiz
herhangi bir içki, bir sıvı olmayacak, bir neşe başlangıcı olmayacak. Eskilerin
bolca kullandığı şey bunlardı. Orhan Veli'nin "Hattâ bir de, rakı şişesinde
balık olsam"ı, o zamanlar için belki gerçeküstücü bir öğe idi şiir için, bir
değişiklikti, tersten almaydı işi. Ama bugün artık bunların, hiç olmazsa gününü
tamamladığına inanıyorum. Hattâ hattâ, birçok karşıtlıkların bugün kullanılması
gerek. Bunları yüceltim noktasına getirmek gerekiyor bence. Yoksa hiçbir iz
kalmayacaktır bugün yazılandan yarına.
Tahsin Yücel - Evet, Edip'in söylediği bence, gerçek şiire ya da diyelim ki
güncel şiire, çağdaş şiire geçiş oluyor bir bakıma. Örneğin Melih Cevdet'le
konuşurken de geçti. Yahya Kemal'in Sessiz Gemi'si, güzel buluşlarla süslenmiş
bir söz kurgusu yalnızca. Okulda çocuğa verilen "tahrir" ödevinden fazla bir şey
getirmiyor. Besbelli oturmuş, ölümü anlatacağım demiş, sonra da uygun sembolleri
sıralamış. Bu şiir öyle değil. Fazıl Hüsnü'nün de birçok şiiri öyle değil.
Ufak bir
katkıda bulunabilir miyim? Sizi doğrulayacak nitelikte bir şey. Ben güzel şiir
yazmak istemiyorum. Şimdi şairin kalkıp da ben güzel şiir yazmak istemiyorum
demesi biraz saçma gibi görülebilir, ama güzel şiir yazmak istemediğimde bir
gerçek. Bizden önce güzel şiir yazmış çok şair vardı. Ustalığına çok güvendiğim,
hiçbir zaman küçümseyemeyeceğim bir Ahmet Muhip vardı. Ahmet Muhip'in çok güzel
diyebileceğim on şiiri var. Fakat Ahmet Muhip, Tahsin Yücel'in dediği gibi,
güzel şiir yazmıştır. Belli bir temayı kullanmıştır o arada ama, özellikle şiiri
güzel yazmak istemiş, bununla da yetinmiştir. Cahit Sıtkı'da da bu vardır. Orhan
Veli'de de vardır. Daha başkalarının da belli bir döneme kadar yazdıkları şiirde
bu vardı. Şiir değiştiyse, demin de açıkladığım gibi, bu şekilde değişti. Buna
değişme de diyebiliriz, rayına oturdu, gerçek şiirin sürecine girdide
diyebiliriz.
Nuran
Kutlu : Ben güzel şiir yazmak istemiyorum demiştiniz, biraz açıklayabilir
misiniz?
Gene
örnekle anlatırsak, Ahmet Muhip'in Olvido şiirini çok severim ama, bir Olvido
şiiri yazmak istemem. Güzel şiir, fakat tek güzelliklere yokum ben. İnsan bugün
Homeros'u tekrar okumak isterse, baştan başlayıp sona kadar okumaz. Bir parça
vardır, aklında kalmıştır, onu okur. Shakespeare okuyacaksa, Shakespeare'i
baştan sona kadar okuyayım demez, örneğin Hamlet'i açar, oradan bir parça seçer,
onu okur ve bir şiir tadı alır. Ben şiirin böyle okunmasından yanayım. Tek güzel
şiirlerin dilden dile gezmesine, ezberlenmesine karşıyım. O güzelliğe karşıyım.
Elbette şiirin, güzelden, buna estetik değer, şiir yükü, şiir değeri, dilsel
değer de diyebiliriz, ayrı bir gidişi, yürüyüşü olamaz. O anlamda söyledim yani,
tek tek güzellikler olarak düşünmüyorum dedim. Benden önce zaten Tahsin Yücel
belirtti bunu.
Adnan
Benk - Onlar güzel şiir yazmışlar derken belli bir kalıba göre mi yazmışlar
demek istiyorsun?
Hayır,
kendi kalıplarına göre.
Adnan
Benk - Peki, örneğin Orhan Veli'lerin, Oktay Rifat'ların getirdiği şiir de bir
"güzel şiir"e karşı yazılmıştı. Onlar da güzel şiir yazmak istemiyorlardı.
Evet
ama, demek bu dönem değişiyor. Onlar da bir güzelliğe karşı çıktılar ama, hangi
güzelliğe karşı çıktılar? Örneğin şiiri arıtmak istediler, yalınlaştırmak
istediler, daha güncele getirmek istediler. Bunu yaparken haklıydılar,
yaptıkları da iyi oldu. Ama yapılan her şey zamanla değişiyor. Onun üzerine
tekrar bir şey yapmak gerekiyor. Karşı çıkmak anlamında söylemiyorum bunu.
Onlardan yararlandık, birtakım şiir ustalıkları öğrendik. Bunları nasıl bir yana
atarız?
Adnan
Benk - Onlar olmasaydı belki de sen burada o plastik çiçek sözünü
kullanmayacaktın.
Evet,
tabii,tabii.
Adnan
Benk - Onlar belli bir takım kalıpları yıkmışlar, siz de bir takım kalıpları
yıkıyorsunuz. Sizi de yıkacaklar ergeç.
Öyle
olacak elbet...
Adnan
Benk - Ben bunu şunun için söylüyorum, bu günkü şiire varmak diye bir şey nasıl
olabilir? Çünkü bugünkü şiire varmak, bugünkü şiire açılmak dedin mi gene de bir
kalıbı örnek alıyorsun kendine demektir... Bu gibi değerlendirmeleri bırakmak en
iyisi galiba...
Deminki
sözü bütünlemek istersek, şöyle diyebiliriz kolaylıkla: bugün yazılan şürler de
Homeros'tan, Shakespeare'den daha güzel değil. Ahmet Muhip'ten, Cahit Sıtkı'dan
söz açtık. Bugün yazılan şiirler de onlardan daha güzel, daha üstün şiirler
değil. Hiçbir zaman şiirde böyle bir gelişme olamaz. Şiirde değişimler,
başkalaşımlar olur. Bugün böyle yazılıyorsa, böyledir ve onların değeri hiç
inmez. Bir şairin şiirleri arasında birtakım kavgalar olur, birçoğu yenilgiye
uğrar diyorum ya, şiir ortamında da olur bu. Ve başka şairler, başka şairlerin
şiirlerini eskitebilirler...
Adnan
Benk - Şunu sormak istiyorum: değişen ne var ki, o değişen şey adına eski bir
kalıp yıkılıyor, başka bir şey geliyor?
Kalıp
üzerinde durmuyorum, değişen şey deyince...
Adnan
Benk - Şiire değişik bir şey getiriyorsan, bu getirdiğini nereden alabilirsin ?
Yaşadığım toplumdan, bireylerarası çatışmadan, birey-toplum arası çatışmalardan.
Bunlar, bugün daha bir kavranılarak anlaşılmakta. Belki dünya ile ilişkilerimiz
de çok yoğunlaştı. Bir yerde ufak bir savaş olasılığı belirse, duyuveriyoruz.
Eskiden bir yığın can gidiyordu, hattâ savaş başlamış oluyordu da neden sonra
duyuyorduk, değil mi? Bugünkü şiir, dünya ülkelerini de birbirine yaklaştırdığı
gibi, toplum birey ilişkilerinin, bireylerarası ilişkilerin de daha yakından,
daha farkına varılarak anlaşıldığını gösteren şiir oluyor bence. Onun için
değişik, yoksa kalıp değişikliği değil sözkonusu olan.
Adnan
Benk - Demek ki sen bu değiştirme gücünü ya da bu değiştirme gereçlerini,
malzemesini, ya da seni değiştirmeye iten şeyi çevrende mi buluyorsun? çevre mi
bunu sana verİyor?
Çevrenin
etkisi çok büyük ama, yalnızca çevre değil. Toplumda duyuyoruz bu değişikliği,
birçok kesimde duyuyoruz.
Adnan
Benk - Şimdi hepsi güzel şiir, güzel şiir diyoruz, demek ki şiirsellik denilen
bir şey var o da değişmiyor...
Yani
şiirde şiir yükü mü demek istiyorsun?
Adnan
Benk - Evet. Yani o şiir yükü denilen bir şey var. Ona varıyorlar ama buna
rağmen gene de şiirler değişiyor.
Evet,
insan da değişiyor.
Adnan
Benk - Peki, senin şiirindeki şiirselliğin, senin bugün, bu çevrede yaşayan bir
insan olman bakımından, ayrıcalığı neresinde? Bu çevreyi yansıttığı oranda mı bu
şiirin ayrı bir şiir olduğunu söyleyeceğiz? Eğer şiirsellik hepsinde birse
neresi değişecek pekiyi?
Belki
içinde yaşadığım toplumun, içinde yaşadığım çevrenin ve içinde yaşadığım
kendimin bilincine, daha iyi varıyorum. Ya da bunu hiç değilse kendimden
uzaklaştırmıyorum. Ahmet Muhip ve Cahit Sıtkı şiirin gelişine göre belki
kendilerini fazlaca ortaya koymaktan çekindiler, ya da çekinmediler de
yazamadılar, yazmak istemediler. Alışılmış bir şiir geleneğine uydurdular
kendilerini. Bunun farkına varılmasıyla şiirde bir değişiklik oldu, diyorum ben.
Adnan
Benk - Yani bilinçlenme yoluyla, kalıplara karşı bir özgürlük savaşı mı bu?
Hepsi
olabilir. Başkaldırma da olabilir, baş eğerken o baş kaldırmayı unutmadan baş
eğme de olabilir. Dediğim gibi, benim şiirim daha çok çelişkiler, dramlar
bütünüdür.
Adnan
Benk - Anladım, fakat belirli bir geleneğe karşı gitmenin çeşitli aşamaları
olur...
Onu
hemen söyleyeyim. Belirli bir geleneğe karşı koymak değil. Benim amacım hiçbir
zaman böyle olmadı. Daha önce de söyledim. Daima daha önceki değerlerden
yararlandım...
Adnan
Benk - Fakat bu bağlantı, sonunda, o eski değerlere karşı büsbütün bir
yabancılaşmaya kadar gidiyor.
Böyle
dersek daha doğru belki.
Adnan
Benk -Fakat bu şiirde belirli bir konu var, bir görünüm var, belirli bir yer
var, kişiler var... Bana bu şiiri anlat deseler, anlatabilirim.
Bu
şiirde dediğimize göre yoğunluk ölüm temasıdır.
Adnan
Benk - Hayır, temasını demiyorum, dekorunu diyorum. Demek ki, eski geleneklerden
kalma dekoru bugünkü şiirinde de alıkoyuyorsun?..
Çok
eskiden gelen bir dekor demedim ben.
Adnan
Benk -Dekorun eskiliğinde değilim. Ama dekordan yararlanmak, dekor kaygısı, eski
bir şiir alışkanlığı...
O dekoru
ben, nesnel karşılığı dekora dönüştürerek anlatmaya çalıştım. Yoksa nesnel
karşılık kuramıyla ya da o sözün anlattıklarıyla yetinmem gerekirdi. Açmak için
kullandım dekoru.
Adnan
Benk -Hayır senin kullanımından söz etmiyorum ben, dekor öğesine başvurmandan
sözediyorum. Dekor bu şiiri anlatılabilecek bir şiire dönüştürüyor.
Bir şey
daha var. Çok değişik bir şeye inanıyorum diye söylemiyorum. Şiir elbette bir
soyutlama işidir ama eninde sonunda somutlama işidir. Somutlamadan, şiirde
hiçbir şey elde edebileceğime inanmıyorum ben. Bu somutlama kaygısından ötürü
burada dekor dediğimiz, nesnel karşılık dediğimiz birtakım öğeler yer alıyor.
Adnan
Benk - Bu nesnel karşılık kaygısı, Eliot'da da var. Orada da gelip gidiyorlar,
kadınlar, konuşuyorlar...
Tabiî,
tabiî
Adnan
Benk - Peki, buna uyduğuna göre, şiirin şu ya da bu kalıbını zorlaman nerede?
Şiirsellikte bütün öteki şairlerle berabersin. Bir üstünlüğün olamaz. Dranas da
çok şiirseldir, Melih Cevdet de, sen de. Peki, siz nereden kendinizi ortaya
koyacaksınız? Nereyi zorlayacaksınız?..
Ama
şimdi şunu anlamam gerek. Siz derken kollektif bir şeyden mi söz açıyoruz?..
Adnan
Benk - Evet, özellikle günümüz şairlerinden.
Hepsi
başka başka, ben kimin neyi koyduğunu tabiî burada anlatamam.
Adnan
Benk - Peki sen nereden kendini ortaya koyacaksın? Nasıl yapacaksın ki bu şiir
öbür şiirlerden başka bir şey olsun. Yalnızca sözcük düzenlemesiyle olur mu
bu?..
Mitten
söz açtım, dramdan söz açtım, insan çelişkilerinden söz açtım. Bunları daha
yoğun duymamdan ötürü elbette ki şiirin yapısında da bazı değişiklikler
olacaktı.
Adnan
Benk - Onu anladım da, hangi kalıpları kıracaksın demek istiyorum?..
Kalıp
kırılmaz, başka şeyler kırılır, kalıp kendiliğinden kırılmış olur. Yoksa bir
şair kalıp kırmaz. Örneğin Yahya Kemal'in aruzunu kırmak için hece, heceyi
kırmak için serbest nazım diye düşünmüyorum ben sorunu. Ve böyle olmaması
gerekir. Belki böyle olmadığı için de daha iyi olur diyorum. Yani bugünkü
değişiklik, her dönemde bir değişiklik oluyor, tabii şiirde ama, belki bugünkü
başka türlüdür, diyorum. Orhan Veli'lerin belki bir kalıp kırma gereksinimi
vardı. Kırdılar, yalnız kalıp kırmakla yetinmediler, şiiri daha bir
sadeleştirdiler de...
Adnan
Benk - Şuraya getireceğim sözü: örneğin izlenimciler çıkıyor, gerçekten resime
yeni bir açı getiriyorlar, müzikte diziselciler çıkıyor, hepsi yeni bir anlayış
getiriyor, gözümüzün, kulağımızın birtakım kalıplarını kırıyorlar. Şimdi senin
bu şiirin hangi açının şiiri? Ne gibi bir açı getirmiş?
Anlıyorum, sen sözü daha çok biçime getirmek istiyorsun. Daha çok biçime
getirdiğin için de, biçimde olan değişiklikten ben pek söz edemeyeceğim.
Etmeyeceğim daha doğrusu.
Adnan
Benk - Yani çaba biçime mi yönelik?..
Hayır,
hiç biçim kaygım olmadı benim, biçim kendiliğinden nasıl geldiyse öyle oldu.
Adnan
Benk - Örneğin bu şiire ne diyeceğiz, bir ad verebilir miyiz biz buna? Bir okul
adı, bir akım adı?
Şart mı?
Adnan
Benk - Hayır, şart değil, ama belki de şart. Ben şart olmadığına o kadar da
inanmıyorum, çünkü her değişiklikte ortaya bir okul çıkmış, doğru ya da yanlış
ama, tarihsel gerçek de bu. Yani şiir de bu çeşitli okulların birbirini
izlemesiyle süregelmiş. Şimdi her şair, çeşitli denemeler yapıyor, fakat nedir
yaptıkları? Bunun adı konamıyorsa, belki de gerçekte yapılan belirli bir şey
yok!
Bu adı
sanıyorum şairler koymaz.
Adnan
Benk - Bugüne kadar hep onlar koymuş.
Tahsin Yücel : Başından beri yenilik dedik, toplumsal dedik, ya da çevresel
şeylerle ilgili mi dedik. Şiir okuru değişti denilebilir ama belki de çok fazla
bir değişiklik yok. Edip'i de okuyor, Melih Cevdet'i de okuyor, Cahit Külebi'yi
de okuyor. Sonra, bana öyle geliyor ki, bu şiiri toplumdaki değişiklikler de pek
getirmedi. Toplumdaki değişikliklerin buna fazla bir etkisi olmamıştır. Edip
Cansever'in bu çevreyi algılayışı var, nesnel değil bu, öznel bir algılayış. O
algılamalarını anlatmıyor şiirinde, şiirini bu algılamaların üzerine kuruyor ve
dolayısıyle şöyle bir kaygısı da yok: ben farklı bir şiir yazacağım, yeni bir
şiir yazacağım demiyor, ben kendi şiirimi bu biçimde yazacağım diyor. Okullarda,
çok genel planda alınırsa ancak, bir ölçüde geçerli olur, ama, örneğin
izlenimcileri tek tek aldığımız zaman, aralarında ayrıcalıklar olabilir. Yani
Edip için yeterli olan Edip Cansever'in şiirini yazmak.
Adnan
Benk - İzlenimcilik de senin dediğin gibi bir algılama yoludur. Herkes gerçekten
yola çıkıyor da, değişik biçimde algılıyor. Edip'in de çevresini bir algılaması
var; bu algılamanın bir izlenimcilik mi olduğunu sormak istiyorum ben, nasıl bir
algılama olduğunu.
Hiçbir
zaman ben bir şiir kuramı ortaya koymayı düşünmedim. Böyle şiir yazanlar oldu,
biliyorsun, hepiniz biliyorsunuz. Çıkış noktası yaptılar, bunların önsözünü
yazdılar, bildirgelerini yazdılar; uyuldu, az uyuldu, hiç uyulmadı, bunları
görüyoruz çeşitli ülkelerde. Böyle birtakım edebiyatlar oldu, geldi geçti.
Tahsin Yücel -Bunlar o kadar da güçlü değil. Örneğin Cemal Süreya'yı alsak;
Cemal Süreya İkinci Yeni'nin kuramcılığını yaptı, ama eski şiiri sürdüren de
yine Cemal Süreya'dır bence.
Kendi
şiirinden söz etti. Topluca bir kuram ortaya çıkarmış değil.
Tahsin Yücel : Cemal'in kendi şiiri, bunu olumsuz bir yorum olarak söylemiyorum
ama, onun kendi şiiri İkinci Yeni'den çok daha yenide olan şiire yakın değil
midir?.. Yani kuram o kadar da önemli değil...
Şunu
hemen açıklamak istiyorum. Ta başından beri, o Pazar Postası yıllarından,
1957'lerden beri, İkinci Yeni diye bir ad koydular üç beş şairin çıkışına ya da
değişmesine. Gene başından beri kimse İkinci Yeni'nin bir akım olduğunu kabul
etmedi. Bir İlhan Berk çıktı, İkinci Yeni'nin bir akım olduğunu savunan. İlhan
Berk çok ayrı bir şair, söylediği sözler de kendi şiiri üzerinedir, kimseyi
ilgilendirmez. Yani biz zaten birlikte çıkış yapmış değiliz.
Onun
için, demin de söyledim, konuşacaksam ben diye konuşmak zorundayım, biz diye
konuşmak hakkına sahip değilim, o zaman da, ben diye konuştuğuma göre, soru bana
yöneltilmeli demek istiyorum. Çünkü ben İkinci Yeni, akımı diye bir akım kabul
etmiyorum ki! Kuramsal birşey değil, çünkü ayrı ayrı yazılar yazıldı, herkes
ayrı bir şey söyledi. Ben hiç birine uyduğumu sanmıyorum. Demek ki bir adı da
yok yaptığımın, konmamış, belki ileride bir ad da konabilir buna. Ya da hiç
konmayacaktır, şairler tek tek ele alınacaktır ileride. Ama ülkemizde şiir
eleştirisi yok gibi bir şey. Çok az, ya da yeterli değil, o yüzden de hiçbir
gerçek daha henüz açığa çıkmıyor. Şiir okuruyla şair arasında bir diyalog bile
kurulmuyor. Bilemiyoruz kimin ne yaptığını, bunu kitap satışlarından da anlamaya
olanak yok. Bilemeyiz.
Demek
istediğim, deminki sorunda sizler diyordun, bu soruyu değiştirmek gerekiyor, bir
; ikincisi, hep biçimsel açıdan ele alındığı için sen daha çok biçimsel açıdan
ele aldığın için, şu biçimin yerine şunu getirdik ya da getirdim gibi bir şey
söylenseydi, o zaman bunun adı da belki belli olurdu. Ama biçim kaygısından çok
önce bazı anlamalar vardı. Dediğim gibi, bu toplumu anlamadan, çevreyi anlamadan
tutalım, insanın bireyliğini anlamasına kadar bir değişiklikti. Bunun şiiri
yazılıyorsa, bunun elbette bir biçimi de oluyor kendiliğinden. O biçim nedir?
Bunun bir adı yok bence.
Adnan
Benk - Çevreyi algılamak, insanın bireyselliğinin bilincine varması, bu çok
geniş bir söz, sınırları o kadar belli değil. Bunun uygulamada, şiirde bir
karşılığının olması gerek. Yoksa, bu maymuncuk gibi kalır; diyeceğim, her kapıyı
açacak bir söz bu, bir anahtar niteliği taşımıyor.
Şöyle
diyebilir miyim? O bireylikten, o anlamadan hiç değilse kaçma olmamış;
dolayısiyle dar değil, geniş bence. Örneğin Cahit Sıtkı da kendi dramını yaşamış
bir insan, çok mutlu yaşamış bir insan değil herhalde. Ama şiir yazarken,
kendinden, çevresinden daha başka bir şeyi, yalnızca şiiri düşünerek yazmış,
bunu söyledim. Onun için dedim, ben güzel şiir yazmak istemiyorum.
Nuran
Kutlu - Size bu şiiri yazdıran, iki kişinin konuştuğu bu meyhane, bu dekor değil
mi?.. Dekorun bir işlevi var bunda.
Onu
bilemem.
Nuran
Kutlu - Yalnızca dekor mu bu?
Tahsin Yücel - Yani nesnel karşılık aslında nesnel değil.
Nuran
Kutlu -Evet, bana da öyle geldi.
Ben
böyle söylemeseydim de size, meyhane demeseydim, hiçbir şey söylemeseydim, bu
dekor da orada gözlediğim bir dekor olmasaydı, hiç bir şey değişmeyecekti. Gene
de ben kendi kendime odamda oturur, böyle bir durumu yaratabilirdim.
Adnan
Benk - Sorun şairin bunu görüp görmemiş olması değil, bunu seçip seçmemiş
olması. Bir yanda izlenimci, nesnel, günlük gerçekle ilgili gözlemler var bu
şiirde, bir de ikinci bir konuşma düzeyi var, ölümden söz ettiğin zaman. Günlük
gerçekle bağdaştırmaya alıştığımız bir düzey değil bu. Acaba burada mı senin
ayrıcalığın diye bağlamaya çalışıyorum. Ölümü kişileştirmişsin, ona
sesleniyorsun. Oysa ölümle bir konuşma düzeyinde çevre bu kadar sıradan olmaz
genellikle. Bu kadar sıradan bir çevre anlatılırken de ölüm sözüne gidilmez.
Ayrı ayrı bağlamların iki öğesini, sıradan bir nesneyle yüce bir sorunu bir
araya getirmek. Acaba o demin sözünü ettiğin çevreyi algılamak bu mu ?..
Burada
hemen şunu öncelikle söylemek istiyorum: Ölüm bölümü aslında şiirin omurgası.
Şiirin başlangıcından, ortasından, ayrı bir şey olmadığı gibi, tam omurgası.
Öbür yazdıklarım, o varılacak noktanın serpintileri. Birbirinden ayrı şeyler hiç
değil.
Adnan
Benk - Ben şiirin omurgasını bunların ikisinin bir arada bulunmasında görüyorum.
Ama
başta bir ayrılık olduğundan söz ettin, başta anlattıklarından sonra bu ölüm
bölümü fazla geliyor, dedin.
Adnan
Benk - Hayır, fazla geliyor demedim. Bu nesnel ayrıntılar, plastik çiçekler
falan, ayrı bir ortamın öğeleri, ölüm gibi temalar da ayrı bir bağlamın.
Bunların ikisini bir araya getirmen mi acaba senin ayrıcalığın diyorum. Birini
başka öğelerle düşünmeye alışmışız, öbürünü çok daha başka öğelerle...
Amacım
koparmak değil, koparmak hiç değil.
Adnan
Benk -Hayır, bir araya getirme çabası var. Örneğin plastik çiçekleri ve ona
benzer öbür ayrıntıları yaşam diye alırsak, ölümü de ayrı bir öğe olarak ele
alırsak, bu plastik çiçeklerle ölüm içiçe geçmiş oluyor...
Plastik
çiçek de zaten ölümdür. O plastik çiçek herhalde o yüzden seçilmiştir orada.
Yoksa bir vazoda iki tane sıradan lale, ya da boyalı karanfil de olabilirdi.
Adnan
Benk - İki ayrı düzeyden öğeleri bir araya getirmek, senin şiirlerinde
kulladığın bir şey mi? Bunu arıyor musun? Yoksa burada bir rastlantıya mı
düştük?
Senin
dediğini şuraya kadar kabul ediyorum. Kopma yok, bir anlaşma var, ama sonunda
böyle birdenbire yükselmeye başlaması anlamın, kopma gibi görünüyor belki.
Hayır, o tam tamamlama bence. Birbirine çok kenetlenmiş diyebiliyorum, hatta
demin de söylediğim gibi, şiirin baştan sona kadar omurgası bu zaten.
Tahsin Yücel - Evet, anlamda bir kopma yok da, konuşan kişinin o plastik çiçekli
ortamdan yavaş yavaş sıyrıIması ve düşünce düzeyine geçmesi var...
Zaten şu
baştaki iki kişinin durumu pek sağlam olsa, mutlu bir görünüş olsa, şunlar
olmayacaktı: bir kere karşıdaki ağacın gölgesi kuş ölüsü olmayacaktı, kadın
kolyesiyle oynamayacaktı, adam çatalım tabakta gezdirmeyecekti. Bu ayrıntılar,
yalnızca ilk yaklaşımın, ilk beraberliğin acemiliğini değil, mutlu olmak
isteğinin önde gelmesine karşın, ardında bir mutsuzluğun varolduğunu gösteriyor
gibime geliyor. Oradan kendime geçiyorum; kendime geçmezsem, yalnız benim
düşüncem olan bu ölüm biçimini buraya yerleştiremem.
Tahsin Yücel - Yani yavaş yavaş, ilk bölümden ölüme doğru bir geliş var...
Kişilerden benleşmeye, benleşmeden de söyleyeceğim asıl söze, yani omurgaya,
çatıya geliyorum.
Adnan
Benk -Erkek, kadın, çatal, tabak, kapı, saat, bira, kırmızı kadranlı saat, kırık
cam, plastik çiçekler gibi nesnel öğelerin yanı sıra eğretilemeler, düşünceler,
izlenimler, düzeyinde öğeler var. Bunlar şiir boyunca birlikte giderken son iki
bölümde birdenbire bu gerçekle ilgili olan bütün ayrıntılar yok oluyor.
Temalardan yalnız biri ön plana çıkıyor, hep kavramlarla konuşuyorsun burada.
Kavram
nasıl olabilir ki? Şiir kavramlarla yazılmaz...
Adnan
Benk - Kavramlarla yazılmaz ama ölüme "sen beni büyütmüş, yetiştirmişsin" dedin
mi, bu bir kavramdır. Ben kavram olmasına karşı değilim. Ama, nesnelle
birlikteyken hep, son bölümde kavram yalnız kalıyor.
Sondaki
bu iki kısa bölüm, daha önce şiirde var diyorum ben. Varolduğu için de bunu niye
ayrıca düşünelim diyorum.
Adnan
Benk - Ben de var diyorum, fakat hep nesnelle birlikte vardı.
Son
bölümde daha da nesnel bana kalırsa.
Adnan
Benk - Burada ben onu bulamıyorum, şimdi ben onu soruyorum...
"Tam
nerede kalmışsam" dediğim zaman, o kaldığım yere geliyorum. Yavaş yavaş
geliyorum. Önce iki kişiyi görüyorum. Sonra benim masama gerçek veya, düşsel
biri geliyor, gidiyor, sonra benleşiyorum, yavaş yavaş kendime doğru geliyorum.
Burada iyice benleşip, düşünüyorum. Tekleşiyorum ve nerede kalmışsam deyip,
yaşamı sürdürüyorum. Kopukluk neresinde bunun ?..
Adnan
Benk - Öğelerden biri yok oldu ama...
Hayır,
gerçekle teması yok oldu diyorsun, yok olmuyor, bence. Asıl gerçek, yani ben
varım burada, ben'e getirdim, benleştirdim şiiri, benleştirdikten sonra da bunu
söyleme hakkını elde ettim. Ben'i buraya kadar getirmeseydim, bunu söyleme
hakkını elde edemeyecektim. Söylersem, bu ukalalık olarak biterdi. Hikmet
savurmuş olurdum. Şiirde de hikmet olmaz.
Adnan
Benk -Evet, anlıyorum. Ama gene de, iki öğeden biri daha ağır basıyor sonunda.
Gerçekle kaynaşarak gidiyorsun başında, ama son iki bölümde sen seninlesin,
içine dönüksün artık...
Başında
gerçekle gidiyorum da. son iki bölümde düşsel olana mı giriyorum, karşıt olana
mı?..
Adnan
Benk - Gerçekten, hiç değilse nesnelerden sıyrılmış, kendinle kendin arasında
bir soruna dönüşüyor şiir. Örneğin son iki bölümde bir tabak ya da bir çatal
yok, değil mi? Niye beraber gelmediler?..
"Tam
nerede kalmışsam" toplayıcı bir dize. Tabaklar, çatallar, plastik çiçekler,
bunların tümü "Tam nerede kalmışsam" dizesinde zaten var, diyorum. O yüzden, bu
son iki bölüm gerçekten bağımsız değil. Şiirin başı gerçekle gidiyor da sonu
gitmiyor değil. Gerçekte ölüm olduğu gibi, ölümde de gerçek var.
Adnan
Benk - Öyleyse, şöyle bir sonuca varabiliriz belki: Ayrı düzeydeki iki öğeyi,
sıradan nesnelerle sıradışı bir yaşantıyı, dışa dönük ile içe dönüğü
birleştirmek kaygısına bağlayabiliriz belki senin şiirini...
Belki
çok karşıt bir şey söylüyormuşum gibi gelecek ama, sıradan olanla, sıradan
olmayan arasına bir ayırım koyuyorsak, belki şiirin sonu, başına göre daha
sıradan oluyor. Eğer ölüm yaşamı doğuruyorsa, sondaki ölüme hayranlık, yaşama
hayranlık ise, ilk bölümlerdeki yaşam tümüyle var demektir, son bölümde de.
Nesneler anılmıyor ama ölüm de bir nesne olarak düşünülebilir. Yaşam da bir
nesne olarak düşünülebilir ama, çok bütünsel olarak düşünülebilir. Başta
ayrıntılarıyla bir yaşam var, sonda ayrıntısız bir yaşam ya da ölüm var. Burada
birdenbire bir genele dönüş var, "Tam nerede kalmışsam" deyince; ben gene o
meyhanenin içindeyim, gene oradayım, ama gün kırıldı kırılacak, belki bir akşama
doğru gidiş var, belki kalkma saatim geliyor. Bu adamın şiire ne getirdiğini
söyleyebilmek isterdim. Bir şair şiirine her zaman şiirini getirir. O bir gerçek
ama ne getirdiğini de herkesin anlayabileceği bir şekilde, hiç böyle karışık
kavramlara gitmeden getirmek ister.
Tahsin Yücel - Çok zor bunu söylemek. Hep bu şiirin üstünde durduk, bu şiirde
Edip'in son dönemlerinden. Bir değil, belki bir çok şeyi getirdi Edip. Belli bir
değişim de var şiirinde...
Adnan
Benk - Bunu kısıtlayıcı bir ölçü olarak almıyorum ama, Edip'in tümünü bulmak
değil bizim amacımız. Bir şiirden bir yönünü yakalarsın, başka bir şiirinden de
değişik bir özelliği çıkar. Bu yolla elde edilecek değişik yönler bir araya
getirilerek de tanımlanabilir bu şiir.
Şu şiir
veya bu örnek, beni bütünsel olarak gösterecek bir şiir değil.
Adnan
Benk -Peki başka bir şey sorayım: Başka bir şairin şiirlerine ne gözle
bakıyorsun? Kendi işin bakımından inceler misin?
Çok
güzel bir şiir görürsem, çok beğendiğim bir şiir görürsem, birkaç kez değil, çok
okurum. Buradaki büyünün, buradaki gizin ne olduğunu iyice anlamaya çalışırım.
Başka mesleklerde ve uğraşlarda da vardır bu. Örneğin sen yazı yazmaya
başladığın yıllarda Ataç'a bakmadın mı? Bakmışsındır, bir çok şeyler de
öğrenmişsindir, yazma biçimi olarak birşeyler öğrenmişsindir.
Adnan
Benk -Peki, sen kime baktın?
Ben
benden önceki şairlerin hepsine, usta şairlerin hepsine baktım.
Adnan
Benk -Yararlanılabilecek gibi gördüğün kimler vardı?..
Çok var.
Hepsi var, iyi şiir yazan herkes vardı. Ya da kişileri bırakalım, şiirler vardı.
Ahmet Muhip'den bahsettim demin, Ahmet Muhip benim çok sevdiğim bir şair, Yahya
Kemal de benim çok sevdiğim bir şair. Bunlara baktım.
Tahsin Yücel - Ben de Yahya Kemal'i hiç sevmem.
Sonra
Garip akımının da Türkiye'de çok büyük etkisi oldu.
Adnan
Benk - Yabancılardan?..
Şunu
söyleyeyim yeri gelmişken, ben şiirden çok romandan, öyküden, oyundan
etkilenmişimdir. Acaba bu benim yaradılışımdan mı geliyor diye düşünmüşümdür.
Neden bazen ben uzun şiirler yazmadan edemiyorum. Hattâ bazı şiirlerimde öykü
öğesi de var, oyun öğesi de var, diyaloglar var düpedüz. Bunlar neden oluyor?
Niye ben hepsini birden toparlamak istiyorum, şiir kadar da niye romandan tat
duyuyorum. Elbette o bir şiir tadı duymak değil. Sevdiğim bir romancıyı okurken
şiir tadı duyuyorum diyemem ama, bir Homeros kadar, bir Shakespeare kadar da haz
duyuyorum ve şiirime bunların bir başka yoldan da etkisi oluyor.
Nuran
Kutlu -Şiir yazarken alkolü bir araç olarak kullamyor musunuz?..
Kesinlikle hayır. Bugüne kadar içkiliyken tek satır yazmış değilim. Ben çok
sağlıklı bir kafayla yazarım. Hem sağlıklı bir kafayla, hem de küçük, ufak tefek
mutluluklarla şiir yazmayı deniyorum, ya da yapabiliyorum. Alkolle katiyen.
Alkol beni tamamen uyuşturur. Örneğin, bazen meyhanede içerken aklıma bir şey
gelir, garsondan bir tükenmez kalem alırım, kağıt peçeteye bir şeyler yazarım.
Bu bir huy, yıllardır yaparım bunu, ama şimdiye kadar oradan bir dize,
çıkardığımı bilmem.
* (Çağdaş Eleştiri,
Haziran 1982/Gül Dönüyor Avucumda, Adam Yay.1987)
|