| |
Haydar Ergülen:
Mahmut, "Niye şiir yazıyorsun ?...Bütün mutsuzluklardan kar
edeceğini düşünen muhteris bir tüccardan farkın ne ?" diye yazmıştım
"Yaralarımdan Dökülür" adlı eski bir yazımda. Sen yeni şiir kitabın
"Yeryüzünü Gezen Atlı"da (Yasakmeyve Yayınları), "Ömrün
Bir Anı" şiirinde "Kazancımmış yitirdiklerim / Bir ömrüm
olduğuna inandığımdan bu yana" diyorsun. Ben de sonra, "şairler
annesi" Gülten Akın'a adadığım "Düz Şiir"de, elbette "Bay Düzyazı"yı
uçağa bindiren Cemal Süreya'dan esinlenmeyle "Muzaffer ol düzyazı
/ yenilenler şiir" dediydim. İyi de, bunlar ne demeye geliyor
sence kime soralım ?
Mahmut Temizyürek:
Bence, bizden öncekilere soralım. Şiirin vazgeçilmezliğini
ruhumuza işleyenlere soralım. Örneğin Necatigil’e, şiirin
pervanesine: “Ben mum alevinde pervane gibi hep aynı odakta
yazdım şiirlerimi: Ev ve her günkü yaşamalar. Rilke’nin panteri gibi
aynı parmaklıklar içinde... Eşyalar ve yaşantılar bende temel, esas,
çekirdek niteliğine daraldılar. Bu eşya ve yaşantıların imge
süslemelerinden yana yoksullukları, kendilerini en doğal biçimde,
yalın halleriyle gösterebilmeleri içindi. (Bile/Yazdı).
Necatigil, bir tür azaplıktan kurtulmak için yazmıştı. Rilke,
kafesten... Necatigil’in andığı Panter şiirinde bu duygusunu anlatır
ya. Fuzuli, Kerbela’da Ali’nin çocuklarının mezarını bekleyişine
katlanmak için. Buna ninni benzeri bir inleyiş eşlik etsin
istiyordu. Baki, Yahya Kemal vb. hayattan aldıkları hazzı,
yokluğunda anarak bir ruhsal haz yaratmaya çalışıyorlardı. Nazım,
kalbinin ritmine kaptırmıştı kendini; kalbini rehnettiği devrimin
ritmine. O büyük ritmi, çoğul sesleri her durumda terennüm
ediyordu; devrimin, güzel günlerin “ne zaman ve nasıl geleceğini
bilmeden”. Hapiste bile... “Yeter ki kararmasın sol mememin
altındaki cevher” diye, ve için, yazıyordu. Senin neden
yazdığını ilk kitabının adı ele vermiyor mu? “Karşılığını
bulamamış sorular”. Bir de sen sorulara yanıt aramaktan çok “içindeki
uğultu”nun güdüsüyle yazıyorsun. Kanımca, o uğultuya hiç olmazsa
katlanılır bir düzen (vezin de diyebilirdim) vermek, dinlenebilir
bir sese, hissedilebilir bir imgeye dönüştürebilmek için yazıyorsun.
Bunu yapmasaydın halin ne olurdu? Düşünmek bile istemem. Hayır, kötü
bir şey olmayabilirdi; bastırabilirdin ve senin şu hem ateş hem
meyve nar’ın küle dönüşebilirdi. Senin şair halini asla
değişmem, “hayatta başarılı” Haydar hallerine. Kederin olmasa bile
başkalarının kederini ödünç alabilecek bir insansın. Şiirin böyle
bir şiir.
Bana gelince, fazla bir sözüm yok; çünkü “ben” diyeceğim
bir şey, nedir, kimliklerimin dışında kalan, kendim ayıramıyorum.
Şunu söyleyebilirim: “Ben” diyebileceğim, içimde taşıdığım kişi,
işgal edilmiş ülkesinde, kılıcı kalbine batarak dolaşan bir zabit
sanki. O kılıç battıkça ya kanıyor, ya şiir yazıyor. Bu duyguyu 12
Eylül 1980 yılından bu yana yaşıyorum. Zamanla, ülkemin işgal edilen
sınırları daha da büyüdü. O ülke, Roma’da bir meydanda donarak ölen,
gemi ambarlarında unutulan, ya da kıyıya varamadan denize dökülen
göçmenlerin, göçebelerin ayak bastığı ve gitmeyi arzuladığı her yer
olduğu gibi, Bağdat bombalanırken çıkıp ezan okuyan hocanın
kendisine vatan dediği her yer. Geniş coğrafyası bu. Daraltılmış
hali ise, kendime kurduğum hücre.
Neden yazdığımıza uzaktan bir yaklaşım elbet bu sözler; ama
asıl hepimizin şiirinde beliren bir “şiirsel benlik” var, anlayıp
yorumladığımız kadarıyla; o şiirsel benlik’in derdi neyse şair onun
için yazıyor.
Ayrıca, ben bu soruyu sana sormayı düşünmezdim, Haydar.
Kuşların öbür bölümü, ötücü kuşlara “neden ötüyorsun?” diye
soruyorlar mıdır; ötücü kuşlar da birbirine? Sanırım, bu sorun ötücü
kuşlar arasında eğlencelik bir konu. Şimdi ben sormak isterim:
Bugüne kadar yazdıklarında kendi döneminin kederini üstlenmiştin,
son zamanlarda bir büyük tarihin de kederini üstlenmeye
hazırlanıyormuşsun gibi bir kımıltı görüyorum, kimi “nefes”
denemelerinde. Daha büyük bir derdi davet eder gibi, yanılıyor
muyum?
Haydar Ergülen:
Bir şımarıklık ya da lüks olarak görmeyeceğini biliyorum
bunu, ama galiba niye yazdığımı aramak, araştırmak için yazıyor
gibiyim. Bulamadığıma ve sana hemen bunu sorduğuma bakılırsa da,
daha arayacağım, öyleyse kaçınılmaz olarak yazmayı da sürdüreceğim
demektir.
Yaklaşık 30 yıldır şiir yayımlıyorum, bütün şiirlerim, bir
benzetme yapmak gerekirse, bir “eski zaman hayvanı” olarak
gördüğüm trene benzetilebilir. İki saatlık mesafeye bile gitse sanki
uzun bir yol duygusuyla gider ya trenler, tren deyince benden çıkan
şiirler de hep uzun bir yolculuğa hüküm giymiş gibidir. Çoğu zaman
ağır ağır, sık sık durarak, çok az hızlanarak ve hemen her zaman
gecikmeyle son istasyona varırlar, arada Eskişehir’de inen yolcuları
bırakarak. Son istasyon, menzil değil. Bir menzil de aramadım hiç,
onun varolmadığını ya da benim ‘nefes’imin menzile yetmeyeceğini
bilerek, o yüzden de son istasyonla yetinirim.
Peki ondan sonrası? İşte ondan sonrası galiba şiirin asıl
başladığı, yazdıklarımı, yazamadığım bir şiire devrettiğim yerdir.
İç bozkırda, orta bozkırda, sarp bozkırda trenler, içindeki
yolculukların yalnızlıklarıyla da büyük bir yalnız gibi, yalnız bir
hayvan gibi dolaşırlar dolaşmasına da, turnaları da unutmamak
gerekir. Trenin yalnızlığını turnalar alır, trenin gittiği yere
kadar eşlikçi, yoldaş turnalar olarak, belki de trenin hakikatlı
yolcuları olarak onun yanında uçarlar. İçindeki yolcuların şiiri,
treni terkettiği bilinir, ama yanındaki yolcular onu sensiz de
ilerletir, götürür. (Bakınız: Eski Yoldaşlık Bilgisi). Son
istasyonda tren durur, asıl ondan sonra trenin varmak istediği yere
doğru turnalar uçmayı sürdürür. Treni turnalar tamamlar, sanki şiiri
tamamlar gibi.
‘Nefes’: Daha konuşuruz bunu ama, nefes, turnaların tren
durduktan sonra uçtuğu, taşıdığı, emaneti yerine götürdüğü, teslim
ettiğidir. 10 yıl kadar önceki bir söyleşide de içimden atmaya,
çıkarmaya çalıştığım buydu: Turnalar bir ‘nefes’imle uçarlarsa, o
‘nefes’i, ‘nefs’i de demek istiyorum, alıp son istasyondan ötesine
götürürlerse, işte o zaman tasavvuf ehlinin dediğini deme, yani
‘tamam’ deme saadetine erişirim ben de. ‘Tamam’ diyemeyeceğimize
göre, şimdilik ‘kafi’ diyelim, gidelim...
Mahmut Temizyürek:
“Kafi” diyemeyeceğimiz bir tünele girdi tren, Haydar. Bu
tünelden çıkana kadar trenler, turnalar... Trenler, senin şiirinin
saklı imgesi. Ama bir de Turnalar var. “Avınızda güle güle ölesim/gelir:
Abdalda sır çoktur/sanıp çarşılarda ararlar, benim/sizden fazla
ney/im var” diyorsun. Üflediğin ney, belki de Turnaların delikli
gagasıdır. Turnalar her göçte yaklaşık 20 bin km yol alırmış.
Yeryüzünü bir boydan bir boya geçip gidiyorlar. Darwin, kuşların
dünyayı bir yerden bir yere taşımasının peşine düştüğü için buldu
evrimi. Kuşlar mı, trenler mi? Hangi tren bu boyda gider, hangi
sınır bu denli açıktır yeyüzünde? Derdimizi kime söylersek
söyleyelim? Ötücü kuşlar arasındaki sorun şudur: Nasıl
söyleyeceğimiz, nefesle mi, avazla mı, vezinle mi, hangisiyle?
Bunları ne belirliyor? İstersen önce şunu saptayalım: Derdimiz ne?
Bu derdi şiirle ne yapmış oluyoruz? Ya da bu derdi Behçet Necatigil
gibi bir açıklıkla ifade edebilir muyuz? İlhan Berk gibi ya da: “Çoğunlukla
bilinmek, anlaşılmak; dahası paylaşılmak için ben ne yaptım?
Çoğunluğun hangi duyarlıklarına katıldım, deştim, yaydım onları?
Sürgünlüğümden kurtulmak, anlaşılmak için ne gibi çabalar gösterdim?
Anlatmak, duyurmak istediklerimi anlatırken niçin kara kamunun
anlayacağı biçimde anlatmadım? Hep kendi anlatmak istediğim biçimi
seçtim, bir ona bağlı kaldım, ana güvendim. // Bir lonca, bir
azınlık adamı seçtim, ancak loncanın üyelerine seslenmekle yetindim.
Duvarlarımı, surlarımı, köprülerimi buna göre kurdum, buna göre
attım. Yani bir cehennem yaşamı! Yaşam diye ona baktım, onu gördüm.
O halde bu sürgünlüğü, bu cehennemi kendi elimle seçtim ben. Bunu
hak ettim. Salt o azınlıkla, salt onunla yetindim, onunla gönendim.
Böylece yeryüzünde kendi de sürgün olan o azınlığa bağlandım”
diyor; bunu söylerken 86 yaşında ve hâlâ sürgün ve hâlâ o azınlığa
ve bütün azınlıklara bağlı. Geçenlerde kendisine verilen onur ödülü
için “Keşke bu ödülü Dağlarca’ya verseydiniz” dedi. 90
yaşındaki Dağlarca da, çağrılı olduğu bir kuruma, “İlhan Berk’i
de çağırmazsanız gelmem” dediydi. Neyse, derdimize gelelim...
Haydar Ergülen:
Ben tren gibi ağırdan alıyorum işi de, sen “Bozkır
Buluşması”na çoktan varmışsın, yine de hem evvel varmak görgüye
uymaz diye, hem de yoldakilere yoldaş olma isteğiyle geride
duruyorsun. Turna “Gökyüzünü Gezen Atlı”ysa, şiir de “Yeryüzünü
Gezen Atlı”dır oysa. Senin “Atları seversin demek” şiirindeki “anması
bile sevinç atları/.../gökten ineni, sudan çıkanı/göğe ağanı, suya
döneni/.../burak’ı, düldül’ü,bozat’ı/melezi,safkanı/.../seversin
demek” dediğin de bir bakıma buna benzer, yeryüzünü gökyüzüne,
şiiri turnaya benzetişim bundandır. “Derdim çoktur hangisine
yanayım?” deyişini iyi bilirsin, öyleyse onu bir de “derdim
çoktur hangisini yazayım ?” diye okumakta da hiç sakınca
görmüyorum. Yine de “hangisi” olduğunu şiir bildirecek bize.
Hangisiyle en çok hemhal olduğumuzu, hangisini bulmak/bilmek için
yazdığımızı da yine şiir bildirecek. Bildiğimiz dertlerin de şiire
sayılacağını bilmezden gelecek değilim, fakat bildiğimiz ama adını
bulamadığımız bir dert varmış gibi geliyor bana. Kimlerin nasıl
dertlendiğini, dert sahibi olduğunu da az çok biliyorum bilmesine
de, onca yıldır şu kendi derdimi değil bir deftere, bir sayfaya, bir
şiire bile toplayamadım. Benimki galiba biraz “kör uçuş”, dolanıp
duruyorum, aynı yerlere gidip aynı şeylere çarpıp geri dönüyorum.
Benim yazdıklarım sanki bir “kuyu”da birikiyor, dipsiz bir kuyuda,
kör kuyuda. O kuyu dolmaz, dert de bitmez !
Benim hiç “güzel” şiirim olmadı örneğin, yazmak isterdim
oysa, “güzel” şiir yazmaya karşı olduğum için mi, hayır, yazamadım
sadece. Senin de “güzel” şiirin yoktur bildiğim kadarıyla, daha
yakın-uzak bir çok arkadaşımızın adını sayabilirim hiç “güzel” şiir
yazmayan. V.B. Bayrıl’ın deyimiyle benim “Beyaza iltica”
ettiğim bir dönem olan “40 Şiir ve Bir...” kitabımda görece “güzel”
sayılabilecek şiirler vardır, ki o kitabı hayatımda en çok “mutlu”
olduğum bir dönemde, 7-8 ayda yazdım, onda bile “güzel” olana karşı
bir “mahcubiyet” vardır. Bizde kocası ölen kadınlar bir daha beyaz
ve renkli giysiler giymezler, düğüne, şenliğe gitmezler, deyim
yerindeyse “karalar bağlayıp” otururlar yalnızlığa. Sanki benim
yazdığım şiir de ta en başından karalar bağlamış gibi. İlhan Berk’in
“azınlık” kavramına katılıyorum, başka bir azınlığın mensubu olarak.
“Derdalan” bir şiir yerine, “Dertarayan”, “Dertbulan” bir şiir
yazarak. Sevdiğim yeni yönetmenlerden Semih Kaplanoğlu bir
söyleşisinde “sevdiğim yönetmenlerle birlikte olmak için film
çekiyorum” diyor, ben de en azından “derdi” olan bu “azınlık” ya da
“seyrek” şairlerin arasında olmak için şiir yazdığımı söyleyebilirim
evvela. Derdini sesine taşıyan Sümeyra’nın bir türküsünü hatırladım,
“yarim derdini ver bana/dermanın olayım senin” diyordu, şiir
için ikinci kısmı, yani derman olmak şüpheli de, “derdini ver bana”
dediği çok doğru galiba. Biraz daha dertlenelim mi ne dersin? Hem bu
arada senin de “güzel” şiir yazmadığını söyledim, belki bana bir
şeyler söylersin...
Mahmut Temizyürek:
Sanırım beylik de olsa şu yanıt daha iyi: Güzel ya da
çirkin şiir yoktur; şiir vardır. Güzel ve çirkin kavramları,
gündelik dilde, iyinin ve kötünün, üstünkörü ya da özenli bir
seçimin ifadeleri olarak iş görürler. Şiir ise günledik dilin tam
karşıtıdır. Şiiri, gündelik olan her şey kemirmeye çalışır. Güzel ve
çirkin işte bu kemirgen gündelik kavramlardan ikisidir. Gündelik
hayat hızdır, yarıştır; hele bu çağda tam bir köpek yarışıdır. Oysa
şair ve şiir hızın karşısındadır; hızın alıp götürdüklerini
sayıklar, bu kaybın ağıdıdır bir bakıma. Tam olarak söyleyemeyeceğim
için bir bakıma diyorum. Şairin de şiirin de hallerine ilişkin bir
kesinlik olamaz. Yaklaşım çabası kaçınılmazdır ama. Örneğin şair,
Yunus’un Derviş’i tanımlayışındaki gibidir: “Derviş bağı baş
gerek gözü dolu yaş gerek/Koyundan yavaş gerek sen derviş
olamazsın”. Koyundan yavaş gerekse, (usul, sakin, dingin
anlamları da var) bu yarış neyin nesi? Koyun da hızlıdır kimi
durumlarda. Tuzla beslenip susuz bırakıldığında görün siz onu. Biz,
tuzla beslendikten sonra bırakılıp suya doğru koşan koyunlar mıyız?
Nedir bu acıklı halleriyle kendini gösteren hırs?
Şair de şiir de nasıl kıyaslanır? Şiir varsa, o biriciktir
ve bir benzeri ancak kendisidir. Şiirini çok seviyorum ama senin
gibi yazmak istemem. Şiirde yakınlıklar, akrabalıklar olur,
kaçınılmaz. Beğeniler, beğenmeyişler olmak zorundadır; olmalı;
iyidir, canlandırır, özellikle tartışılırsa. Ama kendinden menkul
beğeni kurumlarına dönüşmüş olan ödül jürileri, seçtikleri şair
hakkında yazı yazmaya bile tenezzül buyurmuyorlar ki beğenilerini
bilelim. Küçük iktidarların lütufçu bayları bayanları olup çıktınız,
çoğu sevgili şair dostlarımız, sen dahil. Sen bana sormadan ben
sorayım kendime: Peki, şiirin şiir olduğuna kim karar verecek? İşte
İlhan berk’in sözünü ettiği o “azınlık” karar verir.
Başka kimse değil. Ödül jürileri o azınlığın seçtiği temsilciler
değildir. Kaldı ki bunun temsili demokrasisi olmaz. Doğrudan
demokrasi vardır şiirde. Kalabalıkların seçimiyle karıştırmamalı
bunu. Şiir diye ortaokulda, lisede okuduğu bir iki parçayı bilen,
büyüyünce de onu bir veciz söz sanan insanın senin en açık dizeni
bile anlamayacağı kesin: “Babam bir Pazar günüydü eskiden, yağmur
/yağar evin büyük oğlu olurdu birden...” Elbet, şiir çevresi de,
o azınlık da yanılabilir. Zaman yanılmıyor ama. Şiiri kuytulardan
çıkarıp koyuyor önümüze. Ölümünden çok sonra keşfedilmiş nice şair
var. Hem de ne büyük şairler. Rimbaud’dan Lautreamont’a, birçoğu
yaşarken kayıp. Beri yandan asıl ödüle boğulanların çoğu kayıp.
Olabilir bu; zaman yanılmıyor. İlhan Berk’in andığı azınlığın
ödüller, yarışmalar dışında doğal, kendiliğinden iç dinamiği var
zaten. Asıl eleştiri var; olmadığını nasıl söyleyebiliriz. Üstelik
bu eleştirmenler şiir de yazmıyorlar: Mehmet H. Doğan’ı, Orhan
Koçak’ı, düne kadar Ataç’ı, Mehmet Fuat’ı, Hüseyin Cöntürk’ü, Adnan
Benk’i... Andığım bu insanların eleştiri yeteneklerini tartışmam
bile. Az ya da çok yazan daha birçok isim sayabiliriz. Sorun sayıda
da değil. Ataç tek başına bir dönemi eleştirisiyle ve şiirsel
beğenisiyle doyuracak nitelikteydi; yeni olanın önüne düşen de oydu.
Sözünü ettiğimiz “azınlık” ortamda da gruplaşmalar, hak yemeler
olmaz mı? Olur elbet. Olsun! Abartayım biraz daha, olmasının yararı
bile var. Çünkü her grup sonuçta bir gerçekliği, yaşayan bir
düşünceyi, az ya da çok bir eğilimi, bir beğeniyi temsil eder;
beğeni çokluğu devinimi sağlar; çatışmalar açılımlar arayışlar
getirir. Dergiler bunun için vardır, manifestolar bu amaçla yazılır;
tartışmalar, paneller, sempozyumlar, şiir matineleri bunun için
düzenlenir. Bu çatılmalı çokluktan şiir kazançlı çıkar er-geç. Ama
böyle olur mu hiç; kuyruğa girmiş bir azınlık üyeleriyiz nerdeyse
hepimiz. Şiir değil, şair değil, şaire ödül verenler kazançlı
çıkıyor bu ordamdan. O kazanç da şiir adına değil; kişi adına
yazılı, ego adına yazılı. Benim bunları söylemem beni kurtarır mı?
Hayır, asla. Onu da Yunus söylüyor: “Dilin ile şakırsın çok
manalar okursun/ Vara yoğa kakırsın sen derviş olamazsın.”
Bunları söylemeden, “kakımadan”, kabalaşmadan söylenecek bir
dilim olmasaydı keşke. Ama önce buna meyilli bir gönül olmalı.
Gelelim derdimin ne olduğuna: Buna dramatik bir yanıt
vermek epey komik olur. O nedenle, kimi hallerimizin parodisini
yazıp derdimizi açık etmiş olan Oğuz Atay’dan yardım alacağım: “Kendime
yeni bir önsöz yazmak istiyorum. Yeni bir dil yaratmak istiyorum.
Beni kendime anlatacak bir dil. Çok denediler efendimiz. Allahtan ne
denediklerini bilmiyorum, Olric. Hiçbir geleneğin mirasçısı değilim.
Olmaz, diyorlar. İsyan ediyorum. Az gelişmiş bir ülkenin fakir bir
kültür mirası olurmuş. Bu mirası reddediyorum Olric. Ben Karagöz
filan değilim. Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla
oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz.”
Şiir yazanlar, sayıklasak bile, deli sanılsak bile,
(dostlarının Hamlet için söylediği gibi) deliliğimizin yöntemli
bir delilik olduğu kesin. Senin ne düşündüğünü merak ediyorum bu
yöntemli delilik hakkında.
Haydar Ergülen:
İzin verirsen, senin bu “soru-yorum”undan alınmak, bu
bağlamda “alıngan”lık göstermek ve meseleyi kişiselleştirerek bir
şeyler yazmak istiyorum. Şiirde ve bizi ona götüren noktada
‘azınlık’ ve ‘seyrek’ olma hallerine de daha sonra değineceğim,
senin “yöntemli delilik” dediğin şeyi de düşünme fırsatı bulurum
belki bu arada. Yanıtım kişisel olacak dedim, çünkü şu ödül ya da
lütuf meselesinde üzerinden konuşularak kimi yargılara ve senin
yaptığı gibi kimi sonuçlara çıkma noktasında, hayli zengin ve iyi
bir örnek olduğumu iyi biliyorum.
Şımarmamanın esas olduğu ve başkalarının şımarıklığından
bile onlar adına üzüntü ve utanç duyulduğu bir azınlığın mensubu
olduğumu düşünürken, kendimi zaman zaman da olsa şımarıkların
arasında ve onlardan biri olarak bulduğum oldu. Hiç şımarık
olmadığımı düşünürdüm oysa, hiçbir şeyin, özellikle de şiirin beni
şımartabileceğini aklıma bile getirmezdim. Sıkı bir şekilde değil
ama, kendiliğinden ve galiba biraz da gevşek bir biçimde. Sözü
uzatmadan şu ödül meselesine geleyim. İlk katıldığım ve 2. olduğum
Gösteri dergisinin ödülünden sonra, ödülün tarihi Ekim 1981’dir,
aynı yarışmada 1. olan Murathan Mungan’ın “ödül aldıktan sonra
ödüllere karşı olacağım” cümlesini tekrarlayarak, 15 yıl boyunca
hiçbir ödüle katılmadım. Çünkü doğrusunu istersen, ne şiiri fazla
ciddiye alıyordum ne de ödülleri, aslında her ikisini de hala fazla
ciddiye almadığımı söyleyebilirim. “Ben katılmadım, ödülü bana
verdiler, kabul ettim” ya da “katıldım, oybirliğiyle kazandım”
cümlelerini başkaları gibi ben de sarfettim, oysa katılıp
katılmamanın ne önemi var ki ? Sonuçta her iki şekilde de ödül sana
veriliyor, sen de o ödülü kabul ediyorsun. Bence ikisi de bir ve
aynı şey. Her iki şekilde de ödül aldım, işte ‘azınlık’tan biri
olarak, ya da kendimi öyle sayarken, şımardığım kesitler bunlardır.
Biraz şımarık davrandım, zaaf gösterdim, nedenlerini çok fazla
irdelemesem de, galiba “ödüle ihtiyacım varmış” diye düşündüm, hani
şu “Il Postino”(Postacı) filminin ünlü mottosu “şiir ihtiyacı
olana aittir” gibi, “ödül ihtiyacı olana verilir” diye düşünmüş
olmalıyım. Kısacası, evet ,bunun adı “Zaaf”tır, başka cümleler
kurmaya gerek yok. Bu konuda açıkça zaaf gösterdiğimi biliyorum.
Ödül jürilerinde yer almaya gelince, burada da söylenecek
ilk söz “ödül alanın ödül de vereceği” olacaktır. Bunların bazıları
gençlerin, ilk kitapların katıldığı yarışmalarda ‘seçici’ olmak
itibariyle bir ‘masumiyet’ taşıyabilir belki. Necatigil jürisinde
yer almam ise, bir ‘saygı’nın gereğidir. Hem beni kendi yerine
jüriye öneren sevgili Adalet Ağaoğlu’na duyduğum ‘saygı’nın, hem de
adına ödül verilen büyük şairimiz Behçet Necatigil’e duyduğum
‘saygı’nın gereğidir. Bunun ‘iktidar’ olmak ya da ‘iktidar’a ortak
olmak arzusuyla ne kadar ilgisi olabilir, bilmiyorum.
Sevgili Mahmut, galiba bu mesele hakkında yeterince
‘itiraf’ta bulundum, zaaf gösterdiğimi ve ara sıra da olsa
şımardığımı kabul ve beyan ettim, daha fazla söyleyecek bir şeyim
yok, hem fazlasının da gereği yok. Beni bağışlatmaz ama, bunun,
şiiri ve ödülleri fazla ciddiye almayışımın yolaçtığı bir gevşeklik
hali olduğunu bir kez daha belirtmek istiyorum. Senin bu konulardaki
tutumunu çok doğru bulduğumu ve sana özendiğimi de bilmeni
istiyorum. Bilmem ki bu noktadan sonra hala konuşulacak bir şeyler
kalmış mıdır? Umarım kalmıştır...
Mahmut Temizyürek:
Haklı çıksan da mahcup bırakan bir duygu veriyor sözlerin.
Seni incitecek bir söz aklımdan geçmez, geçse bile o söz ağzımdan
kolay çıkmaz. İncitmek istemedim seni. Kişisel hiçbir sözüm yok. Bir
anlayış konuşuyoruz, o kadar. Zaten fazla da konuşulacak bir yanı da
yok. Sen şu yöntemli delilik üzerine ne diyeceksin merakla
bekliyorum...
Haydar Ergülen:
Vallahi Mahmut, ‘birbirimizi ağırlamak’ diye saymazlarsa,
şu her zaman arkandan söylediğim şeyi yüzüne karşı da söylemek
isterim: Şiirlerine olduğu kadar yazılarına da hayranım. Senin
“Göçebe Buluşması”nda topladığın denemelerinin yanı sıra,
bilhassa şiir ve şairler üstüne olan yazılarında, eleştiri, inceleme
ve denemelerinde, çok sevdiğimiz Orhan Koçak geleneğinden beslenen
müthiş bir yan var. Bir yanda Orhan Koçak’ın o kavramsal düşünce
geliştirme yeteneği, bir yanda da Cemal Süreya’nın, kavramlaştırmayı
hiç ihmal etmeyen, sıkı, şaşırtıcı kavramlar eşliğinde sürdürdüğü
şiirsel, coşkulu denemeleri. Senin yazında bu ikisini buluştururken,
ortaya çıkan şiirli bir düşünce ve kavramsal bir üslup var. Bu
konuşmanın, ya da internet üzerinden yürüttüğümüz yazışmanın
başından beri aynı şeyi düşünüyorum.
Bana gelince, benim yazılarımda coşkulu, şiirsel bir üslup
zaman zaman kendini gösterse bile, kavramsal düşüncenin eksikliği
hemen hissedilir, daha çok ‘naif’ yazılar denebilir. Zaman zaman
kimi kavramlar gezinse bile yazdıklarımda, bu kavramsal bir çabanın
sonucu olmaktan çok, tesadüflerin ürünüdür. Şimdi senin “Yöntemli
Delilik” dediğin şeye gelelim, aslında bu kavramı oluşturan
sözcüklerde bir yer değişikliği yapmak , yani “Deliliğin Yöntemi”
demek de mümkün. Buradan da şairliğe bir gönderme yaparak “Şairliğin
Yöntemi” bile diyebiliriz gibi geliyor bana. Biraz “Hesaplı
Delilik” duygusunu çağrıştırsa da katılıyorum tesbitine. Biraz
da ‘tuhaflık’ olarak algılıyorum senin ‘delilik’ dediğin hali, bence
ikisi de aynı şey demeye gelen ‘eksiklik’ ve ‘fazlalık’la da yüklü
kişiler olarak görüyorum şairleri de. Şiiri bir ‘akıl, düşünce,
matematik’ olarak rasyonalize eden şairlerde bile görüyorum bunu.
Sen gayet yerinde bir kavramla, aslında, şairin de “yöntemli deli”
olduğunu söylüyorsun, ki buna katılmamak mümkün değil, peki yöntemi
olmayan, yöntemsiz, yani sadece ‘deli’ ve ‘şair’ler de yok mu?
Onları ve şiirlerini nereye koyacağız, ve eğer gerekiyorsa nasıl
adlandıracağız?
Mahmut Temizyürek:
Haydar, yine mutlu olmadım bu değerlendirmeden. Kıyasın
doğru değil; çünkü senin yazıların, daha çok gazete yazıları; bu
medya ister istemez senden daha açık yazılar, daha anlaşılır bir dil
bekliyor. “Naif” olan, senin yazıyı biraz da oyun duygunla
bütünleştirmen, sanırım. Şiirinde de var bu. Kederini gülümsetici
bir oyunla birlikte yazıyorsun. Kendine özgü oluşun hem yazıda, hem
şiirde apaçık.
Cemal Süreya, yazı ile oyunu görkemli bir üslupta
buluşturdu. Öyle bir üslup ki bu, Ataç’tan kalma öznel beğeni ile
bilginin birbirini alt etmeden yan yana buluşması, bu arada sezginin
de bunlara yoldaş olması. Onun sıkıcı tek bir yazısını okumadım.
Cemal Süreya’nın asıl takipçisi Orhan Koçak’tır; doğru. Ama Koçak,
Süreya’dan daha fazla olarak, edebiyatı, eleştiriyi kişisellikten
çıkarma başarısı oldu. Onun yazısında bilinen biçimde bir öznel bir
yargı bulunmaz. Başka; yazıyla, düşünceyle yoğrulmuş, bunlar
arasında her sözünü tarta tarta gelmiş bir öznellik vardır elbet.
Ama o da “ben” kavramı kullanılmadan ifade edilmiştir. Elden
kaçmışsa bile, çizdiği sağlam yapının içinde erir gider o.
Kavramları asla ölü kalıplar olarak almaz; onu nesnesi içinde bir
kez daha dener. Ortaya daima canlı bir yazı çıkar. Cümlelerini
izlerken, perdenin yavaş yavaş açılışını izleriz; bu, zihinsel ve
ruhsal bir haz verir insana. Koçak için en isabetli saptamayı Ahmet
Oktay yazdı: “Çözümlerken her an orada. Metnin üzerinde
konuşurken hiç çekilmiyor aradan, kendini silmiyor; tam tersine,
“ben” olarak incelediği metnin bir yerinde yarık oluşturup dışarı
çıkıyor/kendini gösteriyor. Belki de nesnelliğin ancak ve ancak tam
ve kendine kapanmış bir öznellik içinde gerçekleştirilebileceğini
kanıtlamaya yöneliyor. Nerede nesneldir Bartes, Foucalut, Derrida.
Ya da karşı kutuplardan Adorno ya da Marcuse?” (Gece Defteri,
183 s1. YKY).
Benim yazılarımın da o çizgide, o etkide olduğu
söylüyorsun. Keşke bu sözün yalnızca güzel bir iltifat olmasaydı.
Benim öykündüğüm biri daha var: Nurdan Gürbilek. Orhan ile Nurdan
çok ilerdeler.
Yöntemli delilik konusuna gelince... Shakespeare’in
Hamlet’in halleri için dostlarına söylettiği bu sözü şairler için de
kullanabilir miyiz, demek istedim. Ama şiirin bir sayıklama olduğunu
da söyleyenler var. Bir vecd durumunda beliren imgeler... İlhan
Berk’in son kitabı, Kuşların Doğum Gününde Olacağım, Gültekin
Emre’nin dediği gibi, bir tür vahiy duygusuyla yazılmış sanki. Seni
dipsiz bir konuya çekmek istemem. Çıkamayız. Ama unutamayız da.
Çünkü akla karşı bir şey yapıyoruz. Hangi akla karşı? Bana göre
toplumsal akla... Toplumsal aklın henüz dışında, ötesinde,
ilerisinde, gerisinde neresindeyse; ama dışında. Dil olarak dışında,
dizge, anlam, belirtiler olarak dışında... Şiirin bu denli dışa
çıkması için, delilerdeki (kimdir deli?) akıl zincirinin kopması
gibi, koparmak gerekiyor zinciri. Buna en çarpıcı örnek,
Nietzsche’nin Dionysos Dityrambosları. Ordaki ilk şiir,
“Sadece Deli! Sadece Şair!” adını taşıyor. Uzun bir şiir.
Kimi yerde şaire yönelik toplumsal alay betimleniyor, kimi yerde
Nietzsche’nin şairi betimleniyor. “Hakikatin yavuklusu- sen ha?
Diye alay ederlerdi-/ hayır! Bir şair sadece!/Bir hayvan, kurnaz,
yırtıcı, sürüngen,/yalan söylemesi gereken/bilerek isteyerek yalan
söylemek zorunda” gibi dizeler de var, şu tür dizeler de: “Sen ki
bakarken insana,/koyun görünür tanrı sana-/insandaki tanrıyı
paralamak/ insandaki koyunu paralamak gibi/paralarken de gülmek-“
... (Oruç Auroba çevirisi).
Şiirin sarsıcı bir öyküsü var. Nietzsche bu şiirleri temize
geçtikten üç gün sonra çıldırıyor. 28 Aralık 1888’de temize çekmiş,
sonra dostlarından birine üç gün sonra postaya verdiği mektupta şunu
yazmış:”(B)ugün, bir belirli tanrısal budalanın Dionysos
Dityrambosları’nı bitirdiğini bildirdiler bana...”
|
|