| |
Söyleşi:Doğan
Hızlan
Şiir
üstüne çok yazı yazdınız, şiir kavramı, şiir kuramı çalışmaları deyince İlhan
Berk adı geliyor aklımıza. Bu yazılar şiirinizin bir tür oluşum güncesi
sayılabilir mi?
Her
insan uğraşı üstüne düşünür, bundan doğal birşey olamaz. Bir çilingir, bir
kunduracı, bir marangoz uğraşısının gizleri ne denli-kendisinden önce
gelenlerce-saptanmış olursa olsun, yine de düşünmekten kendini alıkoyamaz.
Bilinenin dışına çıkmak için yeni düğümler, yeni ilmikler, yeni çözüm yolları
arar. Bu bir yaratıcıysa, daha da kaçınılmaz olur bu. Nedeni de binlerce yolun
içinden kendi yolunu kendi çizecektir. Bunun başka bir çıkar yolu yoktur.
Üstelik, bunu ta baştan yapmak zorundadır. Orada gidip gelecektir çünkü, orasını
ekip biçecek, böylece de: 'Ben bu dünyadan geçtim!' diyecektir. Bir ozanın, bir
yaratıcının bunu diyebilmesi için de, bu yolun gerçekten onun olması, üstüne
tapulaması gerekir. Bunsuz bir yaratıcının varlığı çok su götürür. Dahası,
yoktur. Her ozanın ölüm-kalım sorunu önce burda yatar.
Her ozan
gibi ben de işin başında kendi kazacağım yolu düşündüm. Bunun için de benden
önceki yolları inceledim, taşları, kumu, çakılı nasıl karacağımı, onları nasıl
dökeceğimi araştırdım. Böylece o bildiğiniz yolu döktüm. Şiir öğretilmez,
öğrenilmez: Bulunur. Böyle diyorum, çünkü her ozan kendi tarlasını kendi kazar,
ordan çıkardığı da başka kimseninkine benzemez. Toprağın birçok damarlarından
yararlanarak kendi alışımını ortaya çıkarır. Ben: 'Yalnız ozanların öğretmeni
yoktur.' derken, bunu söylemek istemişimdir. Bugün 'şiir kavramı, şiir kuramı'
diye, şiir üstüne yazdığım yazılara baktığımda, şiiri çok değişik anladığımı
anlattığımı görüyorum. Ama bu çoğunlukla yazdığım yazılara böyledir. Şiirimde
öyle sanıldığı gibi büyük değişikler yok gibi geliyor bana. Aslında, 'kuram' bir
ozanın yazdığı, şiirlerinin koyduğu kurumda aranmalıdır. Ondan çıkarılmalıdır:
Söylediklerinden, yazdıklarından değil. 'Ne kadar kuram varsa, o kadar ozan
vardır' sözü de bu yüzden doğrudur. Her ozan hayatına, şiirine baktığında çok
değişik yollardan geçtiğini sanabilir ama, esasta bu yol tektir, ve de bu
kendine çizdiği-baştanberi- yoldan başka birşey değildir. Ya da bu bana böyle
görünüyor.
Şiir
çizginiz değişimler gösterdi. Özellikle İkinci Yeni diye adlandırılan akımın da
savunucuları arasında sayılıyorsunuz. İkinci Yeni neydi, böyle bir akım var
mıydı? Türk şiirine yararı mı oldu zararı mı?
Şiir bir
dil sorunsalıdır. Dili bulmadır. Dili bulmakda, yine onunla gide gele, yıkana,
yoğrula olur. Bir şiirin koyduğu değişik çizgiler özle biçimden çok yine 'şiir
dili' dediğimiz, her ozanın dilinde kendini belli eder. Başlangıçta bu dilin
girip çıkmadığı çukur, oyuk, yol, tepe yok gibidir. Yöresini araştırma,
toprağını bulma çabasının ta kendisidir bu. Giderek, kendi seçmesini yapar dil.
Ayrıkotlarını temizler, girip çıktığı çıkmaz sokakları bırakır, kokladığı,
kazdığı su yollarını bir kıyıya iter, sonunda deltasına yerleşir, sınırını
çizer, otağını kurar. Bir ozanın şiir çizgisinin değişikliği dediğimiz bu dildir
işte. Sizin benim şiir çizgimin değişiklikler gösterdiğini söylemeniz de bundan
başka bir şey değildir sanırım. Öte yandan, her ozanda açık-kapalı bunu
görebiliriz. İkinci Yeni'ye gelince, Türk şiir tarihi hiç kimsenin merakını
çekmemiş bir topraktır. Ne irdelenmiş, ne de üstüne eğilinmiştir. Bakir bir
toprak olduğu için de herkes üstüne birşeyler söyleyegelmiştir. Bir gün Türk
şiiri incelendiğinde İkinci Yeni'nin Türk şiirinde ayrı bir damar olduğu
anlaşılacaktır. Bunca zengin olan eski şiirimiz, Tanzimatla -onu izleyen bütün
yenileşme çabaları da gözönünde bulundurulduğunda- Cumhuriyetle büyük çizgiler
koyarak gelmiş değildir. Cumhuriyet şiiri, Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Nâzım
Hikmet demektir. Topu topu üç çizgidir yani. Orhan Veli, ve arkadaşlarıyla bir
dördüncü çizgi gündeme girmiştir.
İyice
bakılırsa İkinci Yeni'nin bir beşinci çizgi olduğu görülecektir. İkinci Yeni'nin
koyduğu bu beşinci çizgidir. Şiirimizi 'teşrih masasına' yatırma, onu
havalandırmadır bu. Bugün Nâzım Hikmet şiiri değişik biçimde de olsa-bir alt
gelenek olarak vardır. Sürdürülmektedir. Bu aşılmış değildir. Onun yörüngesinde
dönmektedir. Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet şiiri, böyle bir gelenek
koymamıştır. Ama bir ara yol olarak açıktır. İkinci Yeni'ye gelince, elbet o da
baştaki gibi kalmamış, değişmiştir, ama bir çizgidir o şiirimizde. Giderek
alanını daha da genişletmektedir. Bundan kimsenin kuşkusu olmamalı. Nâzım
Hikmet'in koyduğu şiirle hesaplaşa, çarpışa, yeni sularla yıkanarak, yeni
boyutlar edinerek sürüyor. İkinci Yeni'nin bir akım olduğunu söylemeye herkes
korkuyor. Akım ne sanılıyor? Bir ulusun şiirini 'allakbullak edip, yalnız onun
egemen olması mı? Dünya şiir tarihinde böyle bir şey yoktur. Akım, bir ulusun
şiirinde yeni bir çizgi demektir. Bazı ozanların bir çağa parmak kaldırmasıdır.
Öte yandan, İkinci Yeni, bugün -başlangıcı düşünürsek- giderek kendi toprağını
bulma yolundadır da. Ağababasının Ahmet Haşim olduğunu hergün daha bir
anlamadadır. Köksüz değildir yani.
Değişkenlik gösteren şiirlerinizin ana çizgisini saptayabilir misiniz?
Ben
şiirimi değiştirecek büyük yaşamalar, büyük inişler çıkışlar yaşamadım diye
düşünürüm kendimi. Şiirle gittim geldim ben. Asıl alış-verişim onunla oldu.
Onunla dövüştüm, cebelleştim, yattım kalktım. Bir değişiklik koyuyorsa, bu
cebelleşmenin değişikliğidir bu. Şiirimin ana çizgisini saptamak her ne kadar
benim işim değilse de, dilde, dili kullanışımda aranmalıdır bu. Özün bende
baştan beri pek değiştiği kanısında değilim. Öz gibi, biçim değişikliklerinede
uğramamıştır şiirim. Değişik gibi görünen biçimler, özler dilden gelmektedir,
dilin kullanış biçiminden diye düşünüyorum. Ben bir dil simyacısıyım. Tek
gerecim o. Her yerde onu ararım. Evliya Çelebi'ye, Hammer'e, Katip Çelebi'ye,
Batuta'ya daha nicelerine düşüşüm, fermanlara, araç gereç kitaplarına, el
ilanlarına değin uzanışım bundandır hep. Çağların diliyle yıkanmak isterim.
Benim dil anlayışım böyle bir gelenek kurar. Böylece bu elimdeki dille iki üç
elle yazarım. Şiirimin değişik çizgiler koyması bundandır, dilin kullanılış
biçiminden gelir. Elbette yaşamımdaki acıları, sevinçleri, bir yana attığımı,
onların bir öz-biçim alışverişini oluşturmadığını söyleyecek değilim. Ama
egemenlik hep dildedir, yansırsa ordan yansır bu. Konular, özler pek değişmez
bende. Yıllardır seviler, kent yaşamları, doğa, insan görüleri olmuştur
konularım. Değişkenlik hep dili kullanışımdan, kimi onun üstüne üstüne
yürüyüşümden, kimi uyumumdan, kimi onu silmek istememden gelmiştir. Dilin beli
nerde gelmişse, ben ordayımdır. Tek elle yazmak sıkar beni. Bu yüzden sık sık el
değiştiririm. Dilin sıfır noktasına dönerim çoğunlukla. Bir yıldır elli ot
üstünde çalıştım. On yıldır da bu elli otu nasıl anlatabilirim diye düşündüm.
Dili bulunca bir yılda tamamlandı bu. Otlarla gide gele, onlarla yata kalka
başlayan bu serüven; ancak dili bulduğumda tamamlandı. Şifalı Otlar Kitabı'nın
yaşamı da bu dil serüveninden başka bir şey değildir. Şimdi de bu yolculuğu
hayvanlara, sulara, madenlere, kuşlara, böceklere, taşlara değin sürdürmek
istiyorum. Şifalı Otlar Kitabı'nı yazarken öyle bir yere geldim ki, nesnel bir
algı, imge koymayan hiçbir sözcük beni ilgilendirmez oldu. Çağrışımlar,
kavramlar, simgeler, (şiirin bu kanser sözcükleri) yokoluverdiler. Dokunulmayan
hiçbir nesneye bakamaz oldum.
Bugün
Türk şiirinin vardığı düzeyi yeterli buluyor musunuz? Bugünkü Türk Şiir
geleneğimizden yararlanabiliyor mu? Yararlanıyorsa nasıl, yararlanmıyorsa neden?
Sevgili
Doğan Hızlan, 'Bugünkü Türk şiirinin vardığı düzeyi yeterli buluyor musunuz?'
diye bir soru bana göre değil. Yanıtı çoktan: Hayır, hayır elbet. Türk şiirinin
geleneğinden yararlanıyor muyuza gelince: Duralım burda biraz. Büyük bir şiir
olan eski şiirimiz, Fransız, İngiliz, Alman şiiri gibi bir gelenek koymaz. Ben
geleneği dile çok bağlı diye düşünürüm. Tarihi, ekini, düşünü bir yana atmam
ama, onları da dilin içinde düşündüğüm için bizim bir Fransız, Alman, İngiliz
şiiri gibi bir geleneğimiz yoktur. Bir Fransız Villon'dan, bir İngiliz
Chaucer'dan bir Alman Goethe'den yararlanırken, biz aynı biçimde eski
şiirimizden yararlanamayız. Biz hâlâ elimizdeki gereci (dili) yoğurmakla, onu
kurmakla cebelleşiyoruz. Gelenekten ben dili anlıyorum dediğim zaman bunu
söylemek istiyorum. Salah Birsel'le biz bir zamanlar eski şiirimizden nasıl
yararlanırız diye düşündüğümüzde, ben eski şiirimizden, ondaki sesten yola
çıkmayı öne sürmüştüm. Bunun için de bir zaman eski şiirimizden beyitler
ezberleyip, o sesleri şiirimizde kullanmaya çalıştık'. Bir ulusun düşünce tarihi
şiirdeki seslere yansır diye düşünüyorduk. Bu yaklaşımı bir yana atmamak
gereğini duyduk. Bugün de bunun geçerliliğini ileri sürebilirim. Gelenekten biz
böyle yararlanabiliriz derim, yararlanabilirsek. Aslında biz kendi geleneğimizi
kendi kuran o yıldızlar kümeleriyiz. Bizim göğümüz boş. Bir Ahmet Haşim, bir
Yahya Kemal, bir Nâzım bunda bize yardımcı olabilir diyorum. Onların bir
çizgileri vardır çünkü. Oraları kazmalıyız derim, oralardan çıkaracağımızla
yetinelim demiyorum elbet; ama ben önümüzde onları görüyorum gelenek diye. hepsi
bu...
*(Gösteri , Ağustos 1981)
|
|