| |
Mahmut
Temizyürek, Görsel, Gelişim Larousse,
Britannica, Thema Larousse gibi ansiklopedilerde yazarlık ve yayın
kurulu üyeliği yaptı; Tempo, Güneş, Demokrat, SiyahBeyaz, Demokrasi
gibi dergi ve gazetelerde yazdı. İlk şiiri (Filistin) 1981’de Yarın
dergisinde yayımlandı. Edebiyat Dostları ve Edebiyat Eleştiri
dergilerinin kurucularından olan Temizyürek, Edebiyat Dostları’ndaki
şiir ve yazılarında
Mehmet Fikri
Ünal imzasını kullandı. Göçebe Buluşması adlı bir deneme kitabıyla, İz ve
Rüya ve Kırlangıcım Paranoya adlı iki şiir kitabı bulunan
Temizyürek’le, sanatı, hayatı ve şiiri konuştuk.
Söyleşi:
Hasan Ali Toptaş
-Göçebe
Buluşması, İz ve Rüya, Kırlangıcım Paranoya...
Biri deneme, ikisi şiir.
Aslında
daha çok da yazın var, şiir, roman başta olmak üzere, çeşitli
konularda. Buna rağmen kendini gizliyormuşsun duygusu veriyorsun.
Bana öyle geliyor ki, bu kitapları bile gizliyor gibisin.
Kitaplarla birlikte bir şekilde kendini de geri çekiyorsun sanki. Bu
tavrı neler belirliyor? Neden ve nelerden uzak duruyorsun böyle?
-Görünmem gereken yerdeyim aslında. Ama görünmenin yeri ve anlamı
değişti. Şöyle düşünüyorum: Sanat, medyanın kuşatması, hadi
yumuşatalım, himayesi altında. Bu kuşatma, bu himaye, sanatın
ruhunda onmaz yaralar açıyor; hissetmiyoruz. Medya, sanatı bir
gösteri alanına, sanatçıyla sınırlı bir performans gösterisine
dönüştürüyor; gocunmuyoruz.
Leyla Erbil,
bu durumu alegorik bir anlatımla, kırbaç bir dille işlemişti romanı
Cüce’de; okumuyoruz. Geçenlerde kitabının tanıtım kokteylinde
kameradan sıkılıp kaçan bir yazara kameramanın söylediği şu söz her
şeyi özetliyor: “Madem görünmek istemiyordun niye kitap yazdın!?”
Denebilir ki, haber etmenin, okuyucuyu eser hakkında
bilgilendirmenin kötülük neresinde? Hiç! Kötülük yok ilk bakışta ve
her şey apaçık. Ama bir sorun var: medya yapıtı değil, kendisini
gösteriyor. Medya ancak kendisini gösterir; denmişti ya: “araç,
mesajın kendisidir”. Bunu
McLuhan’dan
bu yana ezbere biliriz de, bilmezden geliriz. Herkesteki açık gizli
narsizmi kışkırtan bir yan var medyada. Artık “Görselsözel” bir
kültürde yaşıyoruz. “Sözlü Kültür”ün egemen olduğu toplumumuzda
yavaş yavaş yazı etkinlik göstermeye başlamıştı ki, üzerine “görsel”
dünyanın araçları yağdı, iki kültürün sentezinden “görselsözel” bir
kültür oluştu. Medyanın gücünü, anlamsızlığa varacak derecede kötüye
kullanan bir zihniyet de egemen olunca, her şey zıvanadan çıkıyor.
-Nasıl kötüye kullanılıyor?
-İşte, yılların ressamı
Adnan Çoker’in
sanatını
Hülya Avşar’a
sordu medya.
Orhan Pamuk’u
Kültür Bakanı’na sorup bakanın öznel beğenisini bir edebi değer
tartışmasına dönüştürmeye kalkıştı ayak üstü. Kar romanını
Karslılara değerlendirtip edebi not verdirtti. (Ne diyordu
Karslılar: “Yalan, yazdığı herşey yala! Karsımız öyle bir yer
değildir.”). Beri yandan, Orhan Pamuk ve
Ahmet Altan,
neredeyse her tv kanalında romanını bir kez daha özetleyip ana
fikrini anlatmaya çalıştı. Aslında kime ne anlatmış oldu?
Aldatmak, bir roman mı, yoksa yeni bir dedikodu ajitatörü mü?
Kim bilecek bunu: Eleştirmenler mi, kadınlar mı, magazin sunucuları
mı? Yoksul genç erkeklerle ilişkilerini konu ederek yazdığı şiirleri
yayımlar yayımlamaz bu çocukların hikayelerini Pazar magazinine
taşıyan da edebiyatçı. Tanıtım kavramı, “pazarlama” kavramıyla
özdeşleşti yayınevleri ve medya sayesinde. Gencecik öykücüye “ilk
kitabının hedef kitlesi kim sence?” gibi reklam dilli sorular soran
medya ama bu soruyu aynı anlayışla, “modern çağdan şikayetçi
hayalperestler” gibi yanıtlar veren de yeni tip edebiyatçı.
Medya; yazarı,
şairi, ressamı, müzisyeni yapıtından daha fazla kişisel öyküleriyle
öne çıkardı. Oysa sanatçının yapıtı dışında neyi vardır? Sanatın iç
disiplini açısından sanatçının yaşamı bile yapıtının açıklanması
için, bazen gereklidir, o kadar. Görünmek, sanatçıya ucuzundan ün
getirdi ama yapıtının anlaşılması için bir yarar getirmedi. Tersine
yapıtın üstünü örttü, onu magazinin değerli değersiz bir öznesi
yaptı.
Bana kalırsa,
yazıyı ekran, müziği klip, görüntüyü sansasyon yönlendirirse sonuçta
bu bayağılıktan kaçınamayız. Şimdi söyle kime göstereyim kendimi?
Rimbaud sormuştu ya: “Hangi kanda yüzmeli?”
Daha acısı da
şu: Bütün bu bayağılıklara karşı tepkimizi, yeni bir özneyle, yeni
bir bakışla veremiyoruz ne yazık ki. Aydınlanmacı eski özneye dayalı
bir kültür ve bellekten, berilli bir ahlaktan konuştuğumu biliyorum.
İnanıyorum ki, bu bile daha devrimci. Hiç olmazsa eriyip
şekilsizleşme karşısında özerklik kaygısı taşıyor... Bazen de
avunmak için şu dizeleri hatırlıyorum: “Eskiyen söz simya
gibidir,/Taş, bakarsın altın oluverir.” (M.C. Anday
-Okura güvenmiyor
musun?
-Okur, en iyi
haliyle Binbir Gece Masalları’ndaki Hükümdar Şehriyar gibidir.
Şehrazat, onca yeteneğini ortaya döküp, Şehriyar’ın koşullanmış
ruhunu ve bilincini çelecek, binbir gece sonunda kellesini kurtarmış
olacaktır, olsa olsa. Kim nerden bilebilir okurun özgür mü,
koşullanmış mı olduğunu? Okurun da işi zor bu kaosta. Aslında herkes
körokurdur bir bakıma. Kör okur, aradığını dokunmadan,
koklamadan, duymadan, tatmadan bilemez. O yüzden, her şey bir
tesadüf ve bulunan da bir keşif gibi, bu kaotik yapıda. Bilgilerin
sistemli işlendiği akademik ortamda bile tesadüfi bir işleyiş var.
Kör Saatçi’nin sarkacı işliyor yine...
-Peki ne olacak?
-Sanatçının
üstüne abanmış olan bu “görünmezsem yok olurum” paniğinden
kurtulmasını dilemeli, öncelikle. Bir insan şiiri kendini
göstermenin aracı olarak kullanıyorsa, kullanır, kullansın, ama şiir
onu bir süre sonra, zarif bir ürperişle sırtından atar... Kaldık
ki, sanat, benliklerimizin herkesleşmesinin özel ve karmaşık bir
yoluysa, nedir bu “benlik” duygusu, nedir bu görünme telaşı?!
-Nerede görünmeli yazar, şair peki?
-Yazının
olduğu, yazının yaşadığı, üretildiği, çoğaltıldığı, elendiği,
eleştirildiği yerde.
-Edebiyat ortamında dergilerin yazının ağırlığını kaldıracak bir
ortam olduğunu mu düşünüyorsun?
-Düşünmüyor
olsam da, bu bahane edilip kaçacak başka bir yer olmamalı. Doğru,
dergilerde Ataç gibi bir eleştirmen yok. “Hakkımızda söz etsin de,
isterse küfretsin, derdik” diyordu ya Necati Cumalı, o güçte
bir eleştirmenden yoksunuz. Ama o yıllarda olmayan, şimdi daha geniş
ya da daha farklı bakış açılarıyla çalışanların ise, bize
sunduğundan yararlanacak donanımda değiliz. On iki Eylül’den bu yana
cahillik övünülecek bir şey oldu. Yeni arayışları kışkırtan bir
değerlendirme ortamı yok ya da marjinal konumda. Sanatçıyı ödülden
başka hiçbir şeyle heveslendiremiyorsunuz sanki. Dergicilik heves
olmaktan çıkmış, çoktan bir sermayeye dönüşmüş durumda. Geriye varsa
yoksa fanzinler. Yüzlerce fanzin var ama onlar da birbirine
benziyor; en fazla biricik olunacak yerde, kuşatılmış bilincin
çırpınışlarını görüyorsun. Buna rağmen yazıdan başka gidecek bir yer
olmamalı.
-Göçebe
Buluşması’nda yer alan bir cümle şöyle: “Sessizlik dünyaya verilecek
tek sahici yanıttır.” Öyleyse, neden yazıp duruyoruz sence? “Evrenin
doğal uğultusuna ulaşmak için” mi? Ya da bizi gizleyecek,
kelimelerden bir örtü oluşturmak için mi?
-Erken
söylenmiş bir söz. Daha dinlemediğim bazı sesler var, onları merak
ettiğim için okuyup dinliyorum. Onları dinledikten sonra söylemek
isterdim. Ama asıl benden önce bu sözü söylemeyi hak etmiş olan çok
sevdiğim tasavvufçu şair Ferideddin-i Attar diyor ki:
“Dil kılıcının gevheri (esası) ancak sükûttur.”
“Evrenin doğal
uğultusuna ulaşmak” ise, insan oluşumuzun ütopyasıdır. Belki de
anti-ütopyası. Çünkü, bu söz, ölümü de ifade ediyor. İnsan,
evrendeki doğal uğultuyu hissettiği anda nasıl bir yabancı olduğunu
da anlayacak, insan oluşunun bir üst konağına da yükselme arzusunda
olacaktır. Melih Cevdet Anday’ın dediği gibi, biz daha
“ceddiyiz insanın”. Henüz daha bir “ön-insan” konağındayız. Vahşi
bir aşama bu. Kıyıcı, acı dolu.
-“Aklı Boşver,
Hoşcakal Yurdum” adlı şiirinde, “Akıl mı, aklı boşver, şiirlerinde
bile/ İptir akıl ruh atını bağlar çayıra” dizeleri yer alıyor.
Şiirle akıl ilişkisi üzerine neler söylemek istersin? Şiirin aklı
var mıdır sözgelimi, varsa nerededir, şiirin aklı şairin aklı mıdır,
akıl şiirde akıl gibi mi durmalıdır, yoksa bir mimari, bir esinti,
ya da bir sis gibi mi?
-Aslında ben de
bir kez daha söylemiş oldum. Ama “akla” karşı çıkan ilk şair
olmadığım gibi sonuncu da olmayacağım. Fuzuli akla lanetler
yağdırdığı şiirinde akıl için şunu da söylemişti: “O ki dâim hem-nişînüdür
muazzebdur müdâm/ Nîşe kim teklife hükm-i şer’ ile sensen menât”(Seninle
olanlar daima acı çekerler, çünkü şeriat buyruklarıyla uzlaştıran
sensin onları). Akıl, sonuçta bizden önce hazır olan ve bizim de ona
hazır olmamızı sağlayıp bizden bunun gereğini bekleyen toplumsal
düzenin tümüdür. Biliriz ki, iktidar olmuş aklın dışındaki akıl
biçimleri pek meşru sayılmaz. Bu her şeye muktedir akla karşı
çıkmadan parmağını şaklatamazsın, değil şiir yazmak.
-İçe dönük gibi
görünse de, bir yanıyla dışa dönük bir şiirin var. Yayımlanan ilk
şiirinin adı Filistin sözgelimi. Sonrakiler de, Metin Göktepe’den
Çeçen direnişçi Salman Raduyev’e, İsrail tanklarından hapistekilere,
yoksullardan işkencedekilere kadar toplumcu gerçekçi şiirin
konularını da esas alan şiirlerin var. Bir yanıyla İkinci Yeni tadı,
bir yanıyla da toplumcu gerçekçi tadı. Aynı zamanda Aşık Veysel,
Karacoğlan damarından el alan bir şiir. Sonuçta hem hepsi, hem
hiçbiri. Şiirlerin akrabalığı kimlerle? Ya da Orhan Koçak’ın
deyimiyle, şiirini kimlerin kulağında dinlendiriyorsun?
-Orhan
Koçak’ın
duymayan sol kulağında! Birkaç arkadaşımın sınırsız sabrı
sayesinde kulaklarına misafir ettiriyorum sesimi. Yazının ve sözün
hükümsüz kılındığı, bunun amaçlandığı, dahası bunun başarıldığı bir
zamanda yazıya ve şiire başladım. On iki Eylül’den sonra. On iki
Eylül yalnızca Türkiye’de değil, tüm dünyada hüküm sürüyordu
aslında. O tarihten sonra, aşkınlık yerini kırılganlığa, hamle
yerini kasılmaya, umut yerini umutsuzluğa, neşe yerini kedere
bıraktı çoklukla. Artık kalbimizi ve ruhumuzu yerinden oynatacak
güçte büyük şiir olacak mı, bunu kimse bilemiyor. Ama bu durum, şiir
yazmaktan vazgeçirmediği gibi bizi, tuhaf bir biçimde ona daha çok
tutunmamıza yol açıyor. Bu gönüllü bir mahkumiyettir. Seçilmiş bir
dünyadır şiirin dünyası, dayatılmış değil. Sizden önce geçilmiş
yolları aşındırarak değil yenileyerek sürdürürseniz yolu, bu
seçilmiş özgürlük yolundan belki bir şey çıkar. Bunun için en
iyisini Attar söylemişti: “Canını yol et, yürü!”
Nelerden
etkilendiğimi soruyorsun. Belli edebiliyorum belki ama şiirimin neye
benzediğini ben bilemem, ama bu söylediklerinin hepsi bana yakın
geliyor. Borçlanmadan şiir yazanı görmedim şimdiye kadar. Bu ne
denli çok olursa o denli iyi aslında. Yeter ki, tekrar olmasın...
|
|