| |
“İnceleme ve eleştiri, ‘vasat’ın baskısına karşı durur”
Mehmet Can Doğan’la Şair Sözü Üzerine
Söyleşi:Devrim Çakır
1. Şair Sözü’nde, “Aslında başkalarının şiiri üzerine yazan her
şair, bir bakıma kendi şiirinin konumlanacağı yeri ve şiirin ne
olduğunu anlama gayreti içindedir” diyorsunuz. Bu durumda, bir
şair olarak, sizin “şiir üzerine yazma” gayretinizin de bir
‘konumlanma’ ve ‘anlama’ isteğinden doğduğunu söyleyebilir miyiz?
Aktardığınız cümleyi, Turgut Uyar’ın “Bir Şiirden” adlı kitabındaki
çabayı gözetirken kullanmıştım. Yazının başlığı “Duyan Şiir, Düşünen
Şiir”. Turgut Uyar şiirinde duyuşla, bir bakıma, duruşu
belirginleştirmeyi amaçlamıştım. Başkalarının şiiri üzerine yazmak,
Turgut Uyar’ın çabasında olduğu gibi genel bir gözlemi de, Ahmet
Oktay’ın çabasında olduğu gibi çözümlemeyi de içerebilir. Birer şair
de olarak her ikisinin çabasının da şiirlerini beslediği,
daha doğrusu şiirlerini konumlandırdığı kadar, şiiri anlama niyeti
taşıdıklarını gösterdiğini düşünüyorum. Benim “şiir üzerine yazma
gayretim” de, benden önce yapılmış olanı anlama ve bir konumlanma
olarak değerlendirilebilir.
2. Virginia Woolf güncesinde, edebiyat yapıtlarını
buzdağlarına benzeterek, çoğu eleştirmenlerin, yaratıcı yandan
yoksun olduklarından, bu buzdağlarının bütününü değil, ancak suyun
yüzeyindeki kısmını görmelerinden yakınır (Minâ Urgan, Virginia
Woolf, YKY). Hem şiir yazan hem de şiir üzerine
incelemeler-eleştiriler kaleme alan biri olarak, bu görüşe ne kadar
katılıyorsunuz? Bir taraftan ‘yaratırken’ diğer taraftan
‘yaratılanları eleştirmek-incelemek’, kaleme nasıl bir zenginlik -ya
da Woolf’un deyimiyle nasıl bir ‘görüş’- katıyor sizce?
Virginia Woolf’un söylediklerinde bir doğruluk var; ama bunun
güncede söylenmiş olması da düşündürücü. Bütün eleştirmenlerin
“yaratıcı yandan yoksun” olduklarını söylemek, en azından bugün
için, bazı eleştirmenlere haksızlık olur. Örneğin Orhan Koçak
şairler üzerine yazdığı yazılarda, buzdağının bütününü görmeye matuf
bir gayret içindedir. Bu, eleştirmenin şiiri önemsemesi kadar şiiri
sevmesiyle de ilişkilidir. Orhan Koçak, şairlerden ezbere şiir
okuyabilen, şiiri hayatın içinde görebilen bir eleştirmendir. Mehmet
H. Doğan da, hayatı şiirle de gözetebilen eleştirmenlerdendir.
Diyeceğim, eleştirmen oldukları kadar, belki de bundan evvel şiir
okuyucusudurlar. Mesele, şiire katılabilmek galiba.
Bir
taraftan “yaratmak”, diğer taraftan “yaratılanları
eleştirmek-incelemek”, aynı tarlayı sürmek, ektiğini biçmek gibi
zenginleştirici bir şey. Bir iş olduğu kadar, işin doğasının
getirdiği bir zorunluluk. Bu bakışımlı durum, elbette görüşü
geliştiriyor; şaire ufuk kazandırıyor. Yahya Kemal, “İnsan insanın
ufkudur” demişti. Şiir de şiirin ufkudur; bir terbiye, bir görgü
kazandırır, eksiği fazlayı gösterir.
3. Sizin gibi, hem şiir yazan hem de şiir üzerine
incelemeler-eleştiriler üreten bir yazarın edebiyat dünyasındaki
konumunu nasıl tanımlıyorsunuz? Şiir özelinde konuşursak, iki yönlü
bu konum, sizin şiirlerinizi değerlendiren eleştirmenlere yönelik
düşüncelerinizi-duyuşlarınızı nasıl etkiliyor örneğin?
Şiirin
okuyucuya açılmasında şairlerin şiir üzerine yazdıkları yazıların
önemli bir işlevi vardır. Çünkü onlar, öncelikle malzemeyi tanırlar;
sonra o malzeme ile ne yapıldığını ve yapılanın nasıl bir şey
olduğunu bilirler. Şiirle “içeriden” bir ilişki kurmuş olmaları,
şiire haksızlık etmemeyi ve haset duymamayı hazırlar. Tabii burada,
çözümleyici inceleme ve eleştiri yazıları ile, “şair arkadaş”a bir
“jest”te bulunan veya kinle ortaya çıktığı anlaşılan yazıları
ayırmak gerekir. Benim tercihim birinci türdeki yazılardan yanadır.
Hem üzerine yazılan şiire, hem “şiir ortamı”na, hem de bu yazıları
izleyenlere bir katkıda bulunmak amaçlanıyorsa, bunu en iyi şekilde
inceleme-eleştiri yazısı sağlayabilir.
Sizin
“iki yönlü konum” olarak belirlediğiniz şiir ve şiir üzerine yazma
durumu, “şair-eleştirmen” adlandırmasını getiriyor. Geçmişteki bazı
adlara bakarak söylemek gerekirse, edebiyat dünyasının bunlardan
birini öne çıkardığı veya öne almak istediği görülür. Bu, pozitivist
bilim anlayışının bir sonucu, en azından uzantısıdır; şiirin
“öznel”, inceleme-eleştirinin “nesnel” olduğu kabulüyle, daha da
ötesi “şair” algısıyla ilişkilidir. Benim yazdığım inceleme-eleştiri
yazıları, bir poetik tutumu veya bir şiiri anlayıp doğru yorumlar
getirebiliyorsa sorun yoktur; her bir şiirim de kendisine özgü bir
yapı olarak varlığını duyurabiliyorsa yine sorun yoktur. Bunların
benim çabamı değerlendirecek biri için, yorucu bir birikme olduğunu
görmüyor değilim. Ama hatırda tutulmalı, inceleme-eleştiri yorucu
bir iştir.
4. Şair Sözü’nün ‘Çerçeve’ başlıklı girişinde, Tanzimat ve Islahat
fermanlarının, toplumda “yeni bir algının” doğuşunu sağladığına
değiniyorsunuz ve bunun bir “kırılma noktası” olduğunu
belirtiyorsunuz. Bu kırılmanın, modern Türk şiirine etkisini nasıl
açıklıyorsunuz?
Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla bir “toplumsal sözleşme” önerilmek
istenmiştir. Bu istekte bulunan aydınların çoğunun edebiyatçı oluşu,
edebi eserin işlevselliğini gündeme getirdiği için belli bir dünya
ve hayat algısıyla var olan edebiyat, kendiliğinden değişme
durumunda kalmıştır. Bu bir dünya değişimidir; “kul”dan “vatandaş”a,
oradan da “birey”e geçme niyetidir. Modern olanın akılla ilişkisi
düşünüldüğünde bireyin belirmesi ve edebi eserin gelenekle (verilmiş
olanla) değil, bireysel yaratışla var olacağının fark edilmesi
önemli bir hamledir ve bu hamle, modern Türk şiirini hazırlar.
Şair Sözü’nde değerlendirdiğim poetik tutumlar ve şiirlerin her
biri, bu kırılmanın sonucudur.
5. Şair Sözü’nde, kronolojik bir sıra içinde, Abdülhak Hamid Tarhan’dan
Haydar Ergülen’e uzanan çizgide, modern Türk şiirinin pek çok önemli
ismine dair incelemeleriniz yer alıyor. Bu çizgi üzerinde, sizin
şiir yolculuğunuzu kişisel olarak en çok etkileyen isim hangisi?
Bu
soruyu cevaplamak kolay değil. Her biri ve hiçbiri diyebilirim.
Ayrıca, okuduğum ve üzerine yazmak istediğim başka şairler, şiirler
de var ve onların da beni zenginleştirdiğini hissediyorum. Üzerine
düşündüğüm şiirler ve poetik tutumlar, bende yazma isteği
uyandırıyor veya beni durduruyor. Şair Sözü’nde
değerlendirdiğim bazı şairlerle saatlerce konuşma isteği duyduğumu,
bazılarıyla yine saatlerce birlikte susmak istediğimi
söyleyebilirim. Trakl’dan ödünç almıştım, “ve acı çekenin
hemcinsleri de vardır” diyordu; bir de “Cümle şair dost bahçesi
bülbülü” diyen Yunus Emre. Hakkında yazdığım her bir şair, kendisine
“söz düşmüş olan” yakınım; biliyorum ki onlar olmasaydı ben de
olmazdım.
6. İnceleme ve eleştiriye dair yayınların, genellikle edebiyatın
‘teknik’ yanı olarak algılandığı ve ‘genel okuyucu’nun, bir romana
ya da şiir kitabına gösterdiği ilgiyi bu yayınlardan esirgediği
yönünde yaygın bir görüş var. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz ve bu
alandaki yayıncılığı-yayınları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu tür
yazılar, edebiyatın “teknik” yanı olduğu kadar edebiyat kültürünü
besleyen, uzun vadede kültür tarihi için önem taşıyan metinlerdir.
Genel okuyucunun ilgisizliğinde çeşitli yönlendirenler olduğu açık.
Bunlar; dikkat, titizlik, ilgi, merak, sorumluluk bekleyen
yazılardır. Bir hikâye, şiir veya roman okunur gibi okunmaz -hoş
bazı edebi metinler de öyle okunmaz ya-. Bu yazıların hedef kitlesi,
şiir yazanlar, şiir okuyucuları, edebiyat öğrenimi görenler ve
edebiyatla uzmanlık düzeyinde uğraşanlardır. Şiir ortamının “Ben
yaptım oldu” kolaycılığında işlediği bu günlerde, çıtanın ne olduğu
bu yazılardan görülür. Hakkında yazılan şairler de, şiirlerinin
açılımını, önerisini, eksiğini-fazlasını, karşılığını bu yazılarla
denetleyebilir. Okurda nasıl bir karşılık göreceğinden az çok
haberdar olan yayınevlerinin inceleme-eleştiri kitapları
yayımlamaları, “takdire şayan” bir davranış ve kültürün, birikimin
sahiplenilmesidir; şiir bağlamında, “vasat”ın baskısına karşı
durmadır.
(YKY
Bülten, S. 3, Aralık 2006.)
Hatırla,
geldiğin yer o kadar da uzak değil ki
1. Bugün, bir Türk şiir eleştirisinden veya üslubundan söz
edilebilir mi? Edilebilirse, bu üslubun temel özellikleri nelerdir?
Bu özelliklerin oluşumunda, size göre hangi eleştirmenlerin katkısı
olmuştur?
1. Bugün bir Türk
şiir eleştirisinden de şiir eleştirisinde farklı üslupların
varlığından da rahatlıkla söz edilebilir. Eleştirinin yetkin veya
yetkin olmayışı bir tarafa; şiirin ve şairin işaret edildiği, şiir
sorunlarının tartışıldığı, özgün olanın ayırt edilmeye çalışıldığı
bir eleştiri çabasını görmezden gelmek kolaycılık, yetersizlik,
hazımsızlık ve tembelliğin işaretidir. Problem, şiir eleştirisinin
varlığı-yokluğu değil, yetkinliği ve işlevselliğidir. Eleştiride öne
çıkan bazı eleştirmenlerin kendilerinin ve yazılarının yetkinliği
ile yazdıklarının işlevselliği yadsınamaz. Örneğin, Ahmet Oktay'ın,
Özdemir İnce'nin, Orhan Koçak'ın eleştiri yazıları yetkin ve
işlevseldir. Bu arada yetkinliği, yazarın birikimi ile üzerine
yazdığı metni değerlendirme gücü; işlevselliği de yazdığı yazının
şair ve okur üzerinde bıraktığı etki olarak düşündüğümü belirteyim.
Fikir vermek üzere andığım her üç isim de metne nasıl
yaklaşılacağını bilir ve metni, bir yere konumlandırır.
Şiir eleştirisindeki farklı üsluplar; eleştirmenlerin öne
çıktığı alanla, şiir üzerine yazılan yazıların yayımlandığı yerlerle
ve hangi amaçla yazıldıklarıyla belirginleşiyor. Böyle konulduğunda
şair eleştirmenler, sadece eleştiri yazısı yazanlar, kitap
tanıtıcıları ve akademisyenler farklı üsluplarla karşımıza çıkarken
belli bir yargıya ulaşan eleştiri yazıları, okuru şiire çekmek
isteyen tanıtma yazıları, bir şiiri ve şairi bütünüyle kavramaya
niyetlenen çözümleme yazıları, bir şairi veya dönemi araştıran,
inceleyen monografik çalışmalar hep şiir eleştirisiymiş gibi
sunuluyor.
Şair
eleştirmenlerin ne yazık ki çoğunda adalet duygusu yok; bu
“tevarüs etmiş” bir özellik. Nedeni, şairlerin şiiri şiirden
öğrenmiş olmalarında gizli galiba; dolayısıyla zedelenmiş bir
tarihsellik söz konusu. Bir poetikanın başka bir poetikayı
yargılaması, çoğu zaman sağlıklı bir eleştiri metninin çıkmasını
engelliyor. Heyecanla yazıldığı anlaşılan yazılarda kimi zaman
şiirin “gizli noktaları”nın yakalandığı görülüyor; ama bu, genel
olarak şiirdeki heyecanla sınırlı kalıyor.
Sadece eleştiri
yazısı yazanların üslubunu genellikle kuram veya yaşadıkları
dönemlerin bilgisi, görgüsü belirlediği için bunların yazılarından
şiirin neliğine ve hakkında yazılan şairin bütünlüğüne ilişkin
berrak bir bilgi ve sonuç çıkmıyor. Türkiye’de sadece tanık olduğu
dönemin şiiri üzerine yazan ve şiir eleştirmeni olarak tanınan
isimlerin varlığı tuhaf değil mi? Kuramla şiir okuyan ve
değerlendiren eleştirmenlerde şiir çoğu zaman ölçülen, kesilip
biçilen, başka alanlara malzeme sunan bir “teknik yapı” olarak
algılanıyor. Bu da giderek romanda olduğu gibi şiirde de bir
yazma tarzını meşru hâle getiriyor. Artık şiirden değil,
metinden söz edilmesi o kadar doğal ki; tıpkı insandan değil,
yapımdan söz edilmesi gibi.
Bir şair veya bir
dönem üzerine yapılmış monografik çalışmalar, tarihsellik ve retorik
yönünden tatmin edici olmakla birlikte şiiri kavrama yönünden eksik
görünüyor. Bunların üniversitelerde tez konusu olarak belirlenip
çalışılması, şiiri anlama ve kavrama niyetini işin başında devre
dışı bırakıyor. Akademisyenler şiir eleştirisine giriştiklerinde ise
yazıları genellikle tutuk ve dökümcü bir üslup kazanıyor.
Özellikle
gazetelerin kitap dergilerinde karşılaştığımız ve ne dediği belli
olmadığı gibi, bir şey deme gibi bir niyeti bulunup bulunmadığı da
belirsiz olan tanıtma yazıları, şiiri marazî bir söz yığınına
dönüştürüyor. Yayımlanan yüzlerce şiirde böyle bir özelliğin
görülmesinde, bu tür yazıların yönlendiriciliğinden de söz
edilebilir sanırım.
Daha çok eksik
yönlerini öne çıkardığım bu yazma tarzları, öyle veya böyle, şiiri
dolaşımda tutuyor. Bazıları şiir algısında sorunlar yaratsa da
özellikle şairlerin ve sadece eleştiri yazısı yazanların çabalarını
ilgiye izlenmeye değer buluyorum. Böyle bakıldığında, birer kabul
olmamak üzere; Ahmet Hamdi Tanpınar, Suut Kemal Yetkin, Mustafa
Şekip Tunç, Nurullah Ataç, Sabahattin Eyuboğlu, Mehmet Kaplan, Memet
Fuat, Asım Bezirci, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Hüseyin Cöntürk,
Mehmet H. Doğan, Ahmet İnam, eleştiri yazılarıyla bana hâlâ önemli
geliyor ve şiir hakkında onlardan öğrenilecek çok şey olduğunu
düşünüyorum. Özellikle 1990’lardan bu tarafa andığım isimlere
başkalarını da ekleyerek açılan ufkun şiir eleştirisini daha
sağlıklı bir yapıya kavuşturduğu kanısındayım; tabiî bunda kuramsal
bilginin öneminin fark edilmesinin de payı var.
2. Bir şiiri çözümlerken belirleyici olan analiz öğeleri nelerdir?
Eleştirel yaklaşımınızın ve/veya çözümlemelerinizin temelinde yer
alan kuramsal poetik ilkeleri nasıl tanımlarsınız? Tanımlamak ister
misiniz?
2. Eleştiri, hangi
alanda olursa olsun donanımı gerektirir; çünkü sonuçta belli bir
yargıya ulaşılacaktır. Şiir eleştirisi söz konusu olduğunda
-özellikle bir tarihe kadar edebiyatı şiirle kavrayan ve şiirle
anlayan Türk edebiyatında- şiirin gelişim sürecinin eksiksiz bir
biçimde bilinmesi gerektiği kanısındayım. Bu, eleştiriye
tarihsellik kazandırır. Şiir bilgisi (retorik) de eleştirinin
olmazsa olmazıdır.
Edebiyat öğrenimi
görmüş biri olarak bir şiirin tarihselliğini fark etmede olduğu
kadar retorikte de donanımlı olduğumu söyleyebilirim. Ayrıca,
“1920-1940 Yılları Arası Şiir Tartışmaları” adıyla hazırladığım
yüksek lisans tezim de bir şiire yaklaşırken görgümün artmasını
sağladığı gibi, dönemsel ile dönemsel olmayan arasındaki ayrımı
görmemi de hazırladı. Bunlar gördüğüm öğrenimin ve akademik
çalışmanın kazandırdığı artılar; ama eleştirel yaklaşımımın bunlarla
sınırlı olmadığını belirtmem gerekir mi bilmiyorum. Şiir yazıyor ve
şiir üzerine düşünüyor; farklı şiirleri ve poetik görüşleri
okuyorum. Diğer okumalarım da şiiri görüşümü etkiliyor.
Şiir
çözümlemesinde üslubun unsurları olarak bilinen duyuş,
buluş, duruş, söyleyiş yol göstericidir; çünkü bir
şairi diğerinden ancak bunlardaki farklılığı ayırır. Duyuş, şairin
hassasiyetlerini, bir insan teki olarak insanı, hayatı ve evreni
kavrayışını gösterir. Buluş, onun daha çok dil zekâsıyla ilgilidir.
Duruş, neyi nerden gördüğünün işaretidir; dolayısıyla dünya
görüşünü, ideolojisini haber verir. Söyleyiş ise bütün bunların dil
ile, dil içinde bir yapı kazanmış hâlidir. Bütün bunlar, hazır ve
retorik bir bilginin içinden değil, bir bütün/yapı olarak karşımızda
duran şiirden çıkarılır. Dolayısıyla şiir, şimdilerde tercih
edildiği gibi söylemek gerekirse metin esastır. Bu arada şunu hemen
belirteyim: Şiir dil ürünüdür ve dilin içinden/dille anlaşılır.
Eleştirmen sıfatıyla bazen şöyle soruların muhatabı oluruz: “Şair
bütün bunları düşünmüş mü, yoksa siz mi böyle anlıyorsunuz?”
Eleştirmenin yorumu, açıklama değildir ve anlayan da eleştirmen
değil dilin kendisidir. Dilin verdiği imkânla söyler şiir ve
eleştirmen de onu sadece duygularıyla dinlemez/okumaz.
Şiir
çözümlemesinde ve yorumunda tek bir eleştiri kuramının çok da
kavrayıcı olmadığı kanısındayım. Bu tür yaklaşımlar, şiiri daraltır
ve zorlar; bence şiiri zorlaması gereken tek unsur dildir ve şiir
çözümlemesinde dilin çağırdığı kadar kurama gidilmelidir. Bir
kuramla yola çıkıldığında şiirin değil kuramın konuştuğu ve
konuşturulduğu kanısındayım. Böyle olduğunda ise bir şiirin
yüceltilmesi de gömülmesi de kolaylaşır.
Şiir elbette bir
bilgi ve bilme biçimidir. Bilgisi sezgiseldir. Bu bilginin insanî
oluşa bir katkısı varsa -ki vardır- bunu dolayımlar kurarak
gerçekleştirir. Eleştirmenin dolayımı görmesi gerekir. Eleştirmende
şairdeki kaygı yoksa yaptığı iş teknik bir uğraş olarak kalır.
Şiirin sezgisel bilgisine açık ve yakın durmayan eleştirmen, şiir
üzerinden dolayımlar kurarak bir metin üretir; ama bir metin
de olsa bir yerde insana dokunmalı, insanı şöyle bir
sallamalıdır. Dolayısıyla şiir eleştirisinde zevkten mahrum bir
donanım, şiirin getirdiği örtük eleştiriyi yok eder ve onu
evcilleştirir.
Toparlamak
gerekirse: Bir şiiri çözümlerken şiirin insanı kavrayışına, sunduğu
algı ve öneriye, bunu sunuş biçimine bakarım. Eğer tek şiir üzerinde
bir çözümlemede bulunuyorsam şiirin bütünlüğü üzerinde durur; bu
bütünlüğü sağlayan unsurların neler olduğunu yakalamaya çalışırım.
Bu şiirle şairin diğer şiirlerindeki göstergeleri birleştirmeye
yönelirim. Bir şairi bütün olarak okuyorsam şiirlerdeki duyuşun
birliğiyle o şairin farklılığını belirginleştirir; şairin şiir
sürecini, bir ilerleme veya gerileme varsa göstermek isterim. Şiir
dilin en inceltilmiş, en işlenmiş hâli olduğu için özgün
bağdaştırmaları bulmak bir şairin duyuşunu ve duruşunu anlamak
yönünden önemlidir. Bu nedenle şairin dili kullanışı üzerinde durur;
şairi döneminde ve şiirimiz içinde farklı kılan özellikleri buradan
anlamaya çalışırım. En önemlisi de bu galiba, şiirin bana
dokunduğu yerde durur ve insan olduğumu hatırlamaya çalışırım.
(Hürriyet Gösteri, S. 264, Kasım 2004,
s. 82-84.)
Hece Dergisinin
Soruşturmasına Cevap
Şiir-hayat
ve şiir-etik ilişkileri bağlamında poetik görüşleriniz nelerdir?
Yazmanın temelde
bir bakış sorunu, bakış bilinci, bakışın dışavurumu olduğunu
düşünüyorum.
Şiirin hayat ile
ilişkisi, şairin kurduğu bütün bağlarda aranmalı. Bu bağlar, kimi
zaman doğrudan içinde yaşanan hayatın dinamikleriyle, kimi zaman da
gerçek diye kabul edilmiş nesnelerin, durumların,
ilişkilerin, pozisyonların algısı ile geriliyor, sıkışıyor,
çözülüyor... Bu durumda gerçek olanın neliği hakkında,
ister istemez, bilince ve sezgiye dayalı olarak zihinsel ve duygusal
kaymalar ortaya çıkıyor. Aslında bu, gerçeğin,
gerçek diye sunulanın, kabul görenin, üzerinde uzlaşılmış
olunanın gözden geçirilmesi için bir imkândır. Elbette bunlar,
birey kaygısı duymadan, buraya yaslanmadan, buradan hız almadan,
bireyi önceleyecektir.
Bu durum,
poetik olarak dilin kullanımında, söz dizimi algısında, şiir
kavrayışlarının kırılmasında, anlamın yeniden düşünülmesinde,
ritim duygusunun çeşitlenmesinde, şiirdeki imajların
bakıştan kaynaklanan gerçeklik algısı ile düzenlenmesinde,
temanın ve konunun ritmik olanı nerelerde
tuttuğunun ve bıraktığının görülmesinde, dilin imkânlarının
aynı zamanda imkânsızlıklar içerdiğinin fark edilmesinde...
kendisini gösterir ve dönüştürerek yeniden kurar.
Dikkat edilmeli:
Yeniden kurulan, retorik içinde bir oyun, güzel söyleme
kaygısı ile insanı iptal ederek Edebiyatın içine düşme değil,
şimdi burada olmanın yarattığı bir gerilimden kaynaklanan
kışkırtıcı ve geri çekici, baştan çıkararak çağırıcı ve hakaret
ederek kovucu bir varoluş telâşı, arzusu, kırılması, dağılmasıdır.
Varlığın sökülüp
yeniden örülmesi sürecinde ortaya çıkan şiir, yazanına -ve tabiî
okuyanına da-, “İşte insan!”ın başka bir söylenişiyle “Sen,
busun!” der. Bu noktadan sonra, bakış, yöneldiği her şeyi
şiir kılabilir. Böyle belirlendiğinde, şiir bir bilme biçimi,
varoluşa ve varlığa karşılık gelen bir bakış, yansıma, tavır olarak
kendini gösterir ve kabul ettirir.
Belirtilenlerin
poetik görüş hâline gelmesinde ben, yeteneği değil, duyuşu
önemsiyorum. Zaten burada çerçevelenen ya da çerçeveleri kıran
da, bakış bilinci dediğim tavır da, şiiri kuran ve zihne kodlanarak
unutulan teknik bilgi de, bendeki insan ile anlam kazanır,
muhabbet eder, çatışır, ellerini başının arasına alır ya da koynuna
sokar; bir dudakta asılı kalan gülüşün anlamını araştırır; dağdan
taştan, bitkilerden, hayvanlardan, evrene ait olma bilgisinin
anlamını sökmeye çalışır; çarşıları, sokakları, meydanları,
binaları, duvarları, “akşam garipliği”ni yurt ederek eski bir yurdun
silik görüntüsüyle bir araya getirmeye uğraşır; gerçek diye
bilinenin karşısına bir yalan ile çıkar ama gerçeği iptal
eder, eritir, tutunamaz kılar...
Bütün bunlar,
bakışını bulmuş/kazanmış bir şairin sorunları da değildir aslında ve
bakışını bulduğu/kazandığı için; iptal etme çabası, kaygısı,
endişesi olmadan bunları iptal etmiştir Şair; bunlar, ondan
düşmüştür ve de kendisinin şair olması o kadar -belki de hiç- önemli
değildir.
(Hece, S. 53-54-55, Mayıs-Haziran-Temmuz
2001.)
Şair ve eleştirmen Mehmet Can Doğan’ın şiir kitabı
“Şaman” (YKY) ve şiir üzerine yazılardan oluşan kitabı
“Şiiraze-Şiirin İç Dikişi Üzerine Yazılar” (Elips Kitap) kitaplarını
kapsayan bir söyleşi.
Söyleşi: Mustafa Kurt
Kül: Öncelikle biraz Şaman üzerinde duralım. Şaman sizin üçüncü şiir
kitabınız. İlk kitabınız Mene Tekel Feres’in yayım tarihi
1993, Törenler ve Komplolar’ın ise 1997. Buradan çıkarak,
araya bir hayli zaman girdiğini söyleyebiliriz. Şaman niye bu
kadar geç kaldı ve de niye gelen ‘Şaman’ oldu?
Mene Tekel Feres’i,
evet ilk kitaptır ama, her zaman çok sevdim; içinden hiçbir şiiri
çıkarmam, belki bazılarını yeniden yazmak isterim. Törenler ve
Komplolar’ı hep görkemli ve doğru buldum; bile bile yazdığım
şiirler: Bazen biri kendisini hatırlatır, onun duygusu tazelenir;
kişinin kendi kitabını raftan çekmesi özel bir andır. Duygusu
tazeleneni okuyunca diğerlerini okuma isteği gelir ve bir yerde
yorulurum. Şaman, düşündüğüm şiirlerdi, düşündüklerimi duya
duya yazdığım şiirler. Kitaplaşmadan önce de bazılarını,
çağırdıklarında okuduğumda ürperdiğim, dehşete kapıldığım, korktuğum
şiirler.
Mene Tekel Feres’tekiler,
hiçbir yerde yayımlanmadan kitaplaştı; Törenler ve Komplolar’daki
şiirlerin yarıya yakını dergilerde görünmeden kitaba girdi; Şaman’ın
arka kapağında da belirtildi, buradakilerin hepsi, 1998-2002
yıllarında dergilerde yayımlanmış şiirler. 1999’da; bir yerde yazılı
olarak duyurulmuştu Şaman’ın çıkacağı; ama onun şiirleri,
dergilerde yayımlandıkça kitap olsun niyeti geride kaldı. 1999’da
duyurulduğunu şunun için hatırlatma ihtiyacı duydum: Şaman’ın
ilk bölümünde, birbirini gözeten, birinin bir diğerini hazırladığı
iç içe şiirler biçimsel olarak zihnimde oluşmuştu ve bir iki tanesi
yayımlanmıştı. Bu, “orijinal” oluşuna ikna olduğum bir yapı idi ve
kitaptaki şiirlerin hepsini böyle kurgulama niyetinde idim; ama bu
yapı içinde yazdıklarım, belli bir süre sonra yapıdaki buluşu
yıpratma gibi bir kaygı uyandırdı. Bu arada Şaman’ın duyuşu
ile yeni şiirler geldi; bekledim. Başka şiirler de geldi.
Sorunuzdaki “niye
gelen ‘Şaman’ oldu” vurgusu hoşuma gitti; 1998-2002 yıllarında
yayımlanan bazı şiirlerin kitapta neden yer almadığını alt soru
olarak geçiyorsunuz. Hepimizin büyüğü Dede Korkut olsaydı da şimdi,
canından çektiği Deli Dumrul’u “kah kah” güldürseydi- oldu işte.
Şaman’a almadıklarım, başka kitapların şiirleri. Dolayısıyla
1998-2002 yıllarında ne yazmışsam bu kitaba boca edeyim gibi bir
düşünce olamazdı- olmadı da. Dışarıda tutulanlarla 2002’den sonra
yazılanların yerleri ayrı ve hazır. Şu da belirginleşti sanırım:
Şaman, bir bütün şiir kitabı. Kurgusu, duyuşu, incelikleri,
zekâsı, buluşları, mesajları, söyleyişi belirlenmiş; birbirini
tutan, birbirine bakan, birbirini açan ve kapatan şiirler. Örneğin
kitaptaki son şiir “Üçkâğıtçı Şaman”, kitabı açan “Giriş Töreni İçin
Bir Yılan”a neler neler söylüyor; diğerlerini başa dönüp ona
söylüyor.
“Şaman niye bu
kadar geç kaldı?” Bugün bakınca, geleceği zamanı bildi
diyebiliyorum. 2002-2003’te niçin durduğum ve kitabı beklettiğime
gelince/gidince: Dediğim gibi, şiirlerin hepsi yayımlanmıştı ama bu,
asıl etken değildi. Biliyorsunuz o yıllarda bir şaman furyası
başladı ve gele gele şaman, grup ticaretine dönüştürülerek dansa
çıkarıldı. Şaman, küresel olarak fark edildi ve tüketilmek istendi.
Grup dansı yapan şaman olmaz. Furyaya, piyasaya eklemlenmiş gibi
anlaşılma, görülme, gösterilme hassasiyeti, Şaman’ı
geciktirdi. İyi oldu.
Kül: Şaman’ın gerek tematik gerekse yapısal olarak önceki şiir
kitaplarına bağlanan bazı yönleri var; ancak şiir tekniği ve
söyleyiş açısından Şaman’ın daha ‘olgun’ bir kitap olduğunu kitabın
şairi olarak söyleyebilir misiniz?
Şimdi, o şöyle oldu:
Şaman, Törenler ve Komplolar’ın törenle komployu
birleştiren “Bağ” şiiriyle kitabın son şiiri olan “Ölü Yıkayıcının
Ölüyü Fark Etmesi”nin bittiği yerde başladı. Törenler ve
Komplolar da Mene Tekel Feres’in kapanış dizesi “Köreldi
bütün kelimelerin”den başlamıştı. Dolayısıyla o, bir bileyileme
kitabıydı. Şaman’ın, Törenler ve Komplolar’ın kurgu,
ses ve düzenleme yönlerinden aldıkları var. Tematik demeyeyim de
duyuş olarak baktığımda, andığım şiirlerle “O Olsaydı Bahçesi” ve
“Protokol”e, işaret fişeği denilebilir. Örneğin Şaman’daki
şiirler yazılırken şu dizeler dilimde çok döndü- hâlâ da döner:
Kanatların
seyirmeye başladı alıcı kuş
sıkıldın artık dağ
kokusundan
kendini şöyle
sokaklara yani silâhlara bıraksan
birilerini
şaşırtsan
“Bakın hâlâ alıcı
kuş varmış” deseler
“Bizi ziyarete
gelmiş, hatırlamış bizi” deseler
sen korkususun
onların başka ne vereceksin
kanatlarımı
denemeye geldim deyip uzaklaşırken
bir tüy belki
kalbini örten yerinden
Sevgili ve hattâ
sevgilim kitabım Mene Tekel Feres de duyuş olarak Şaman’ın
çocukluğuymuş meğer. Kimi inceliklerin, motiflerin, vurguların,
zekânın başlangıç noktasında yer aldığını görmek, doğrusunu
söyleyeyim, kendime ve bende olanlara inancımı arttırıp
pekiştiriyor. Şimdi bakar mısınız “İz” şiirindeki duyuşa, sese,
sözcüklerin yerli yerindeliğine:
yenemeyip içindeki
acıyı ey dağlara koşan
hangi mağarada
yakacaksın kürek kemiklerini
sızılı bir gölge
izinin tozunu sürüyor durmadan
Şaman’ın
olgun görünüşü, çok tören ve komploya karışmış ve tanık olmuş
olmasından ileri geliyor. Yaşıyoruz, okuyoruz, izliyoruz, görüyoruz,
seziyoruz; daha ne olsun, daha ne beklenir... Olgunlaşamıyorsak
yazıklar olsun. Bizli konuştuğumun farkındayım; cümle öyle geldi,
üzerime alayım, ortaya konuşmuş olmayayım. Bir olgunluk görünüyorsa
sözdendir, dildendir; ama kültürümüzü düşünerek söylemeliyim: Dil de
gönüldendir. Şiir kültür işidir. Vurgulamak gerekli: Bugün
şiir, daha çok kültür işidir.
Teknik olarak
Şaman, daha görgülü; ama görgüsünün hayli yekûn tutan bir
bölümünü Törenler ve Komplolar’dan aldı, alıyor- alır da.
Öğrenmeyi çok sevdim; öğrendiklerimde kırıldım, canım yandı-
sevindiğim de oldu niye inkâr edeyim. “Öğrendikçe ölüyorum yalan
bana yazık bana” demiştim “Törenler”de. Bazı duyguları,
iliklerine kadar hissetmek nedir öğrendim, mutlaka
öğreneceklerim de var. Şaman’daki şiirler öğrendiklerimden
bazıları. “Üçkâğıtçı Şaman”dan önce gelen “Deli Bilinç”, “Öğrendim
artık tamam” dizesiyle bitiyor; ama öğrenilenler, o dizeye gelene
kadarkileri gözetiyor. İşte böyle bir olgunluğu var Şaman’ın:
Dağlardan ne
öğrendimse bozkıra da onu sadece
ben geçerken yol
olan yola ağaç olan ağaca
baktım ve
gülümsedim yalnızlığından iyi uçan kartala
deniz görmemiş ama
görür bir gün yalnızlığın deniz olduğunu da
Yine de “ustalık”
değil de, “olgunluk” demeniz iyi; çünkü ustalık, sadece tekniktir.
Duyguları ancak yaşayarak öğrenebilir insan. Ben de geçmişe
baktığımda, kendime döndüğümde; kadından ve adamdan, cürümden ve
cezadan öğrendim, öğreniyorum da. Öğrenme tanımayı getiriyor ve
açıkçası, yoruyor ya da ne kadar yorgun olduğunu hissettiriyor
insana.
Kül: Törenler ve Komplolar’da da çok belirgin olan Şaman’da
da zaman zaman karşımıza çıkan ‘tören’ler ya da törensellik ifade
eden durumlara, özellikle eğilmeniz hakkında neler söylersiniz?
Aslında,
böyle bir niyeti olmasa da, şiiri şairine çözümleten sorulardan
kaçınmalı diye düşünüyorum. Çok genel bir iki cümle ile geçeceğim,
derdimi anladığınızdan eminim, birlikte işler yapıyoruz. “Ben
âşığım, mazurum” diyelim.
Törenler ve
Komplolar’daki
“Törenler”, “Komplolar”a hazırlık içindi, hayatta olduğu gibi.
Törensel olana karşı itiraz ya da şairin duruşu, söyleyişle sıkı
sıkıya bağlıydı ve daha çok şehir vardı. Şaman, belki de
“Giriş Töreni İçin Bir Yılan”la açıldığı için ânında iki kitabın
törende birleştirildiği duygusu vermiş olabilir. Bir bakıma, bu da
iyi; ama “Giriş Töreni İçin Bir Yılan”, törensel değil efsanevî:
Oradaki özne, kendi efsanesini kurar, mitini oluşturur. Nitekim
şiir, “Bir yılan getirdiler bana / kendi efsanesinden doğuyor diye
herkes” dizeleriyle başlayıp “Alın yılanınızı” diye bitiyor. Teknik
dile çevirirsek ilki, sosyolojik bir açılım taşıyordu; diğeri,
antropolojiye iniyor.
Dediğim gibi, “Ben
âşığım, mazurum”.
Kül: Bir şair olarak, hayatın çok içinde duran ve şiirini oradan söyleyen
zaman zaman da bu söyleyişin insanı tedirgin ettiği bir tutumunuz
var. İmgelere yaslanıp güzel güzel söylemek, oynamak da diyebiliriz,
varken niye insanları ve kendinizi rahatsız ediyorsunuz?
Türkiye’deki “baskın”
ve artık “tıkanmış” bazı poetikalarla benim poetikamı
karşılaştırmamı bekliyor ve diğerlerinden ayrıldığım noktaları
belirginleştirmemi istiyorsunuz. İmge modern şiirin önemli
vurgularından biriydi- hâlâ da öyledir; ama şiirin her şeyi değil,
şiiri şiir yapan değerlerden sadece biri. Mevlânâ’yı hatırlarım;
“Ben bir pargelim, iğne ucumu bir yere batırır diğeriyle onun
etrafında evreni gezerim” deyişini. Mesele duruş sahibi
olmaktadır: Durduğum bir yer var; öyle “mekânın yok edilmesi”
söylemlerine falan itibar etmem. Mekânı kaybederseniz uçucu bir
yaratığa dönersiniz. Mekânın yokluğundan söz edenlerin mekânı en çok
ellerinde tutmak ve bütün mekânlara sahip olmaya çalıştıklarını
görmemek için onların diliyle konuşmak gerekir. Benim bir
dilim var ve bu dilden hayli memnunum. Dil kaybı, hafıza kaybıdır,
insanın kaybıdır, kültürün kaybıdır. Kendimi yüceltme, egomu şişirme
derdinde değilim. Bir derdim elbette var; ama bu, az önce
belirttiğim değil. Bazı vurgularla, Niyâzî-i Mısrî’yi hatırlatayım:
Kasap elinde
koyunum ya o beni ya ben onu
Cellât önünde
boyunum ya o beni ya ben onu
Yine bazı vurgularla,
şiirde hepimizin büyüğü Yunus Emre’yi hatırlatayım:
Kişi bile söz
demini demeye sözün kemini
Bu cihân
cehennemini sekiz uçmag ide bir söz
Bu büyükleri,
mekânım olarak hatırlattım -ki şair için mekân dilin ta kendisidir-;
derdin ne olduğunu onlar belirginleştirsin istedim. Durum böyle
belirlenince, hayatın içinde durmam ve şiiri oradan söylemem
anlaşılmıştır herhâlde. Mesele, eğri büğrü söylememekte,
başkalarının dili ve zihniyle söylememekte; güzel, hoş, doğru, iyi
söylemekte. Sözle tedirgin etmek, bu cihanın cehenneme dönüştürülmüş
olmasından kaynaklanıyor; ama “İnceldiği Yerden Kopamayan Zamansız
Bir At”ta söylediğim gibi, “dünya böyledir ama başka türlü de olur”,
evet “BAŞKA TÜRLÜ DE OLUR” ve bu başka türlü oluş, şiir üzerinden
konuşuyorsak, “sözün demi”ni bilmekle gerçekleşir. “Sekiz uçmag” da
buradadır- müjdeler olsun.
Kül: Gelelim Şiiraze’ye. Şiiraze’deki yazılar nasıl
kaygılarla derlenip toplandı? Bu yazıların bu bakımdan ortak bir
derdi olduğu söylenebilir mi?
Biliniyor, şiraze
bir zanaate ait bir terim. Şiirin de bir zanaat tarafı vardır.
Şiiraze diyerek şiir sanatının zanaat tarafına ilişkin
tespitlerimi, görüşlerimi, itirazlarımı belirginleştirmek istedim;
daha da görünür kılmak içi şiirin iç dikişi üzerine yazılar
demeyi uygun buldum. Sözlük şiraze için şöyle diyor: “1. Doğu
üsûlünde ciltlenen kitapların yapraklarının cilde bağlandıkları
yerin iki ucunda ibrişimden vurulan ince şerit ki, Avrupalılar bugün
taklidini yapıştırıyorlar. 2. mec. Nizam, intizam, düzen, rabıta.”
Bir de sözcüğün deyimi var: “Şîrâzeden çıkmak: İşlerin
düzeninden çıkması.”
Açıkça söyleyeyim:
Şiiraze’de, çok çalıştığım yazılardan şiir üzerine olanları bir
araya getirdim. On yıllık bir süreçte; her birine günler verilerek,
yüzlerce metne bakılarak özenle yazılmış yazılar bunlar. Şiraze için
sözlüğün verdiği açıklamayı, temele şiir konduğunda
karşılayacaklarını düşünüyorum. Aslında, dolaylı olarak kendi
şiirime çalıştığımın da işaretleri. Yine de her yazıda, şiirin ele
alınan sorun etrafında bir poetikayı öne çıkarmadan
değerlendirildiğini belirtmeliyim. Bu yazılarla, şirazeden çıkan bir
şiir ortamına iç dikişi hatırlattığım ve bunu uygulamaya
niyetlendiğim açık. Daha belirginleşsin diye, Şiiraze’de
neler olduğu hakkında bir şeyler söylenmeli.
Kitaptaki yazılar
bütün olarak değerlendirildiğinde; poetikanın sıkıntılarının,
1980’lerde şiirde öne çıkan kimi söylemlerin, şiir sanatının
doğasında yer alan özelliklerin, bazı yazılara verilen karşılıkların
ve şiir antolojilerinin öne çıkardığı sorunların işlendiği
görülecektir. Poetikanın mahiyeti, Türk şiirinde poetika sahibi
şairler gözetilerek düşünülmüş; 1980’ler şiirinde öne çıkan
söylemlerde bazı şairlerin önerileri değerlendirilmiş; şiir-mekân,
şiir-hikâye, şiir-müzik,
şiir-rüya ilişkisi metinlerle belirginleştirilmeye
çalışılmıştır. Tartışma yazıları denilebilecek olanlarda, çoğu bu
kitapta yer alan yazılara yayımlandıkları günlerde getirilen
eleştirilere cevap verilmiştir. Şiir ve şiir eleştirisine ilişkin
sorulara verilen cevaplar, belli bir bütünlük oluşturacağı
düşüncesiyle kitaba alınmıştır. Özellikle son on, on beş yılda şiir
dünyasını meşgûl eden şiir antolojilerine dair yazılan yazılarda,
bir antolojinin nasıl olması gerektiği irdelenmiştir.
Bu söylediklerim,
yazıların derdini belirginleştiriyor herhâlde. Arkadaşım Cengizhan
Orakçı’nın ısrarlı teklifi olmasaydı yazılar, yayımlandıkları
dergilerdeki sessiz bekleyişlerini sürdüreceklerdi. Bana, “Yazıların
dergilerde kalıyor, hepsini bütün olarak göremiyoruz, bir an evvel
kitaplaşsa” diyenlerin sözlerinde ne kadar samimi olduklarını
görmek; şiir dünyasındaki sığ tartışmalara “O öyle değil” demek için
Cengizhan Orakçı’nın teklifini kabul ettiğimi de belirteyim burada.
Kül: Şairlik ve şiir üzerine yazı yazmak... İkisinin arasında nasıl bir
ilişki var? Eleştirmen tutumunuzun şiirinize ket vurduğunu hiç
düşündüğünüz oluyor mu? Şunu da ekleyelim: Şairliğinizin üzerinde
çalıştığınız malzemeye bakışınıza etkisi nedir?
Şair ve şiir üzerine
yazan adam; bunlar ayrı kişiler olmadığı gibi, ayrı kimlikler de
değil. Ben farklı kimlikler yaratma fantezisine uzak olduğum kadar
müstear yazmaya da karşıyım. Bilirsiniz, Ahmet Hamdi Tanpınar,
şiirde sustuklarımı hikâye ve romanlarımda söyledim, der. Kendi
poetikası için tutarlı bir söz. Ben poetikayı, sadece “şiir üzerine
yazılmış yazı” olarak değil, sanatçının duruşu, tavrı ve önerisi
olarak düşünürüm. Dolayısıyla şiir üzerine yazdıklarım da benim şair
olarak durduğum yeri, tavrımı ve önerimi gösterir. Bu, sadece benim
şiir üzerine yazarkenki durumumla ilgili değil. Örneğin Turgut Uyar
da, Cemal Süreya da aynı kaygıyla yazmıştır yazısını. Mesele, şairin
bütünlüğüdür. Şiiraze-Şiirin İç Dikişi Üzerine Yazılar, her
ne kadar dipnotlu olsalar da araştırma yazıları değildir; bu
tür yazılarımı farklı kitaplarda bir araya getireceğim.
Eleştirmen
sıfatına gelince: Farklı şiirler ve poetik tutumlar üzerine yazdığım
yazılar, Şair Sözü adını verdiğim bir kitapta toplandı,
yayımlanmayı bekliyor. Kitabın başına biri Fuzûlî’den, diğeri Gaston
Bachelard’dan iki epigraf koydum. Fuzûlî’nin meşhur beyti:
Ger derse Fuzûlî ki güzellerde vefâ var
Aldanma ki şâir
sözü elbette yalandır
Gaston Bachelard
ise şöyle diyor: “Bir şair başka bir şairden sempati ile
söz etti mi, söyledikleri iki kere doğru olur”. Fuzûlî’nin
paradoksunu çözüyor Bachelard. Bunların bir eleştiri kitabına
epigraf olarak konulması, sorunuzu cevaplamıştır diye düşünüyorum;
ama diyeceksiniz ki, “dolayım kurdunuz, dolambaçlı oldu”. O zaman
yine iki kaynak vereyim: Biri, büyüğümüz Yunus Emre’den yine:
Yunus bir söz
söyledin hiçbir söze benzemez
Münâfıklar
elinden örter mânâ yüzünü
Diğeri, Manés
Sperber’den; şöyle: “Sanat rahatlıkla bir dolambaçlı yol olarak
tanımlanabilir”. Şairler/farklı poetik tutumlar üzerine yazdığım
eleştiri yazıları, şiirime ket vurmaktan çok şiirimi besledi. Neyin,
nasıl yapılacağını ve neyin yapılmayacağını, niçin yapılmaması
gerektiğini öğretti. Dışarıdan bakıldığında şaşırmamak mümkün değil:
Ele aldığım şiirleri/şairleri, kendi poetik tutumları içinde
soğukkanlılıkla eleştirip değerlendirdiğimi görmek, şiire ve şaire
“sempati”nin işareti olduğu kadar, anlama niyeti ve çabasının da
göstergesidir. Yazdığım eleştiri yazılarında, şiirin şiirden
öğrenildiğini görüyorum. Bunlar; dışarıdan, bir şair olarak
bölünmüşlük gibi görülüyorsa da, içeriden bir bakış, bunun bölünme
değil birleşme olduğunu bilir. Bundan dört yüz yıl önce
Karacaoğlan’ın gördüğünü görmemek ve dahi bilmemek insafa sığar mı?
Böyle diyordu Karacaoğlan: “Kim var imiş biz burada yoğ iken”?
Deneme, araştırma, inceleme ve eleştiri yazılarımın hepsi, bir şair
olarak Karacaoğlan’ın soru ve ünlemidir. Benzer biçimde, “Ölü
Yıkayıcının Ölüyü Fark Etmesi”nde söylemiştim:
Hep bir soru
ya da bir ünlem
karşımda
“adam oldun mu
ha
adam oldun mu
ha”
Yine dolayım oldu;
şiir üzerine yazdıklarımın hepsi birer dolayım değil mi?
Kül: Temmuz’da üçüncü sayısı çıkacak olan Sonsuzluk ve Bir Gün’den
yol alıp dergiciliğinizden söz edelim son olarak. Hangi dergilerin
çıkışında bulundunuz? Derdi sadece şiir olan Sonsuzluk ve Bir Gün’de
neler hedeflediniz ve gelecekte neler yapmayı düşünüyorsunuz?
Züğürt Ağa'nın
dediği gibi, bende çok esaslı fikirler var; cevaba onunla -bu ‘o’nun
içi öyle dolu ki- başlamam sırf nükte olsun diye değil, ama şimdi
gerekçeleri sıralayacak olsam filmi baştan sona anlatmam gerekir:
mim, a’raf, Son Duvar. Bir
ucunda dergicilik heyecanı; mim’de fakülte son sınıfta idik:
Fahrettin, Süheylâ ve ben, iyi idik. A’raf’ta işler değişti;
üçümüz ve kadim dostlarım Mehmet S. Fidancı, Cengizhan Orakçı,
kaygılı idik. 1993’te Türkiye’yi çok iyi gördüğümüzü
düşünüyorum; birilerinin on yıl sonra sadece bir tema olarak fark
edeceği esaslı bir sorunun içine düştük, o sorunu görünür kılmaya
çalıştık; kendimizi gördük: a’raf. Son Duvar; sermaye
ile çalışmanın sıkıntılarını öğrendik, fena sayılmazdık.
Doğrusu,
Sonsuzluk ve Bir Gün’e başlarken dergicilik heyecanından çok
bir durumun zorlaması belirleyici oldu; değilse -heyecan
baskın olsaydı-, Bilal’in teklifini neredeyse bir buçuk yıl
sürüncemede bırakmazdım. Şiir ortamı, Sonsuzluk ve Bir Gün’ü
zorunlu hâle getirdi. Kadim dostlarımın ve Mustafa Kurt’un, tabiî ki
ısrarıyla Bilal’in de zorunluluğun kışkırttığı isteği duymaları ve
emeklerini esirgemeyeceklerini belirtmeleri, Sonsuzluk ve Bir Gün’ü
ortaya çıkardı. Zorunlulukların neler olduğunu, derginin birinci ve
ikinci sayılarındaki çıkış yazılarında vurguladık ve galiba sürekli
vurgulamak zorunda kalacağız; öyle görünüyor. Orada söylediğimiz
için onları yinelemeyeyim; ama “derdi sadece şiir yayımlamak”
sözünü, “Şiir” sözcüğünün büyüsüne sığınmak şeklinde düşünmediğimizi
belirteyim. Derdimiz sadece sözcük değil, Züğürt Ağa
hatırlanmalı.
Küresel zorlama,
hikâye ve romanı kıstırıp ele geçirdi Türkiye’de de. Zanaatkârlığın
sanatkârlığı ele geçirmesi bu. Hikâyeci ve romancı, tekniker
oldu; kültür, fona dönüştürüldü bu türlerde. Özellikle son on beş
yıldır, küreselleşmenin şiir için de böyle bir tehdit oluşturduğunu
görüyoruz. Şiiri sadece “yapım” olarak gören, sunan ve “büyük
adları”yla bunu meşrulaştırmaya çalışan teknik şairlere ve
bunların poetikasına; küreselleşmeden hoşnut olup onu yeniden üreten
karton şairlere ve bunların poetikasına; dönemsel olanın
ürettiği açıktan şairlere ve bunların poetikasızlığına karşı
duruyoruz. O yüzden andığım şair modelleri ve onların uzantıları,
suskunlukla karşılıyor Sonsuzluk ve Bir Gün’ü-
suskunluklarını nerelerde ve hangi vurgularla bozduklarından da
haberdârız. İyi ki niyetimizi anlayan ve güçleri yettiğince bize
destek olan okuyucularımız var; iyi ki küresel vicdansızlığa
karşı durmak isteyen insanımız var.
Neden üstüne basa
basa söylemekten kaçınayım; şiir iç kale sanatıdır. Derdimiz,
sadece büyük harfle yazılan “Şiir” değil, büyük bir birikimin
küreselleşme dalgası içinde yutulmasına karşı durmaktır. Edebiyata
bağlı kalarak, tarihsellik vurgusuyla hareket ediyoruz.
Okumayan “yazar” ve “şairler”in utanıp sıkılmadan ağızlarına büyük
gelen sözcüklerle konuşup yazmalarına teber çekiyoruz; iyi
olanı ise muteber deyip, elimizden geldiğince öne çıkarmaya,
göstermeye çalışıyoruz.
Sonsuzluk ve Bir
Gün’ün
gelecek sayılarında şimdikinden farklı şeyler yapacak mıyız? İkinci
sayıyla birlikte dergi oturdu. Çeviri yazı ve şiirin, dosya ve
söyleşinin yer almadığı bir şiir dergisi düşünüyordum. Her sayı;
uzun, gerekirse ve tercihen dipnotlu, gelecekte referans olabilecek
ve derginin o sayısını kendisiyle hatırlatacak bir yazı ile başlasın
istiyordum, öyle de oluyor. Tarihselliğin göz ardı edilmesinden,
böyle bir kaygı taşınmamasından ileri gelen yanlışlara dikkat
çekilip bunların düzeltilmesini amaçlıyordum, gerçekleşiyor.
Dergideki “Anadolu’dan Açılan Şiir” bölümüyle, ülkemizin geniş
coğrafyasını dinlemeye çalışıyoruz, sağ olsunlar ses veriyorlar.
"Oradaydık", "Tek Soru Tek Cevap", "Bellek" gibi özel bölümlerimiz
var. Şişirilmiş bir dergi yapmıyoruz. Bu sayı, bir ek vereceğiz,
"İçinden Tren Geçen Şiirler" diye. Yaptığımız her iş, durduğunuz
yeri gösteriyor; bu ek de öyle.
Sonsuzluk ve Bir
Gün’le
hedeflediklerimiz ve yapmaya niyetlendiklerimiz bunlar. İyi
niyetliyiz, açığız, saygılıyız, çalışkanız, titiz ve dikkatliyiz,
vefalıyız, fedakârız, birikimliyiz, inceyiz, uyanığız... Bir dergi
aracılığıyla, en azından bunların hatırlatılması ve sahiplenilmesi,
az şey mi? Böyle olsun istiyoruz. Bakalım, zaman ne gösterecek.
(Kül Eleştiri,
S. 3-4, Haziran-Temmuz-Ağustos 2005.)
İyi olan, her
şeye rağmen kalır
Söyleşi:Şiir Defteri Soruşturma.
1-Dergileri takip edebiliyor musunuz? Bir
dergide aradığınız özellikler nelerdir... Kısmen de olsa, aradığınız
özellikleri karşılayan dergiler var mı?
Evime, her ay, “on”a yakın dergi giriyor.
Bunların benim aradığım özellikleri yansıttığını söylemem mümkün
değil. Edebiyat bir ortam olduğu için, bu ortam en canlı biçimde
dergilerden izlenebiliyor. Beklentilerimi karşılamasa da, ortamı
görmek üzere dergileri izliyorum. Beklentim ne? Bir derginin tavır
sahibi olması -buna ilkeleri bulunması da, bir duruşu yansıtması da
denilebilir-, ayırt edici bir özelliktir benim için. Çünkü bu,
edebiyat adına bir kazançtır. Birbirinin benzeri dergiler, olmasa da
olur. Yalnız, tavır sahibi olmak da, “aklıma geleni yaparım,
döverim, söverim” kolaycılığı değildir. Ne yazık ki bizde gençlerin
ya da yazdıklarıyla bir varlık gösteremeyenlerin çıkardığı
dergilerde, tavrın bu olduğu sanılıyor. Bu, tavır değil,
kolaycılıktır; geride hiçbir şey de bırakmaz. Son yıllarda
gözlediğim bir durum, dergilerin “dosya”ya veya “özel sayı”ya
yönelmesi. Birikimin değerlendirilmesi açısından bu, edebiyata bir
katkıdır; ama “edebiyat dergisi”nin bir ortam olduğu da
unutulmamalıdır.
2- -Orhan Pamuk’un Nobel edebiyat ödülünü
almasıyla birlikte ödül kurumu / kavramı yeniden gündeme geldi. Yıl
içerisinde yayımlanan dergilerde bu konu yeniden tartışılmaya
başlandı. Ödül kurumu / kavramına yaklaşımınız ve bu konudaki
düşünceleriniz?
Ödül konusundaki düşüncelerimi, “Öteki-siz”
dergisinin yıl içinde yayımlanan özel sayısında belirttim. Kısaca
şunu söyleyeyim: Ödül, edebiyat iktidarını pekiştirir. Eğer jüri
doğru belirlenirse, edebiyata katkısı olur; yanlış belirlenirse,
kötülüğü dokunur. Gençlere verilen ödüller, birkaç kişiyi memnun
edebilir; ama birçok kişiyi de edebiyattan soğutabilir. Ödüllerin bu
sorunları yanında bir de “ödül miktarı” sorunu vardır. Doğru jürili
bir ödülün, saygınlık açısından, ödül verilen şairin/yazarın bir
yıllık ihtiyacını karşılayacak bir maddî değeri de olmalıdır. Bunlar
sağlanamadığında ödülün çok da bir anlamı yoktur.
3- Günümüz okuru bir kitaba (şiir, eleştiri,
roman, hikâye, deneme, inceleme...) eleştirmenin yazısıyla,
yazarının söyleşisiyle, herhangi bir derginin tavsiyesiyle
ulaşabiliyor mu? Bu bağlamda bugün edebiyat eserine “yönelimi” kendi
araçlarının dışında bir belirleyenin olduğunu düşünüyor musunuz?
Günümüzde, belirttiğiniz kanallardan
etkilenerek kitaba yönelen bir okur grubu da, bu kanalları, bir
kitabı anlamak ve farklı yorumları görmek üzere değerlendiren başka
bir okur grubu da var. İlk grubun, doğrusu fazla ciddiye alınacak
bir tarafı yok; onlar, reklamla çikolata yiyip kahve içtiği gibi
kitap alır. Dolayısıyla bu grubun sadece sayısal değerinden söz
edilebilir. Asıl ya da asıl olabilecek okur ikincisidir. Onlar da,
kitap dergilerinin tehdidi, tacizi az da olsa bilgilendirmesi
altındadır. Tam da sizin söylediğinizi düşünüyorum; bugün edebiyat
eserine yönelim, “kendi araçlarının dışında bir belirleyen”in
denetimi altındadır. Ama buradaki “kendi araçlarının dışında bir
belirleyen” sözü üzerinde durmak gerekli. Günümüz yayın dünyasını,
büyük oranda bu “kendinin dışında olma durumu” düzenliyor. Bu
durumda, bana, edebiyatın varlığı ve mahiyeti sorunu, araçlardan
daha önemli görünüyor.
4-Her dönemde tartışılan bir sorun: “Şiir,
gündelik hayatımızdan gittikçe uzaklaşan bir hâle geldi... Şiir
bitti!” Bugünden baktığımızda bu durum, yazılı kültürdeki şiirin
sonunun geldiğine dair işaretler taşıyor mu?
Belirttiğiniz gibi “Şiir bitti, şiir öldü”
türünden sözler zaman zaman söylenir. 1938’de tam da bu argümanla
ortaya çıkan bir tartışmaya 1997’de “Ludingirra”da yayımladığım bir
yazıyla dikkat çekmiş, sorunun bir modeli yaygınlaştırma amacından
kaynaklandığını vurgulamıştım. Bugünkü durum 1930’lardan farklı.
Bana kalırsa, gündelik hayattan şiir uzaklaşmıyor; insan kendisinden
uzaklaşıyor, alıkonuluyor. Yeri geldikçe, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın
“Şiir, dilin çiçeğidir” sözünü hep vurgulama gereği duyarım.
“Gündelik” dediğimiz hayat, dilin çiçeğini soldurmuş bir hayattır.
Değil sokaktaki, edebiyatın içindeki insanlar bile, bana çoğu zaman,
şiirin duygusundan uzak gibi geliyor. Kontenjan oluşturma kaygıları,
cahilliği ideoloji ile perdeleme çabaları, bir sömürge aydınının
diliyle konuşma zavallılığı, “ben sana yapacağımı bilirim” hıncı,
şiirin zaten karşısında varlık bulan medya ile “iş tutma” kurnazlığı
içinde olanlar bitmiştir asıl. Onlar, eleştirel sandıkları
tavırlarıyla, kapitalizmin organlarını kullanarak şiirin bittiğini,
öldüğünü söyleyebilirler. Türkiye’de şiir bitmez, şiir ölmez; şiirin
bittiği gün, Türkiye’nin sonu olur. Kapitalizmi ve onun zihniyetini
gündelik hayatta yayan görselliğin şiiri bitirdiği gibi söylemler ve
bunun bir uzantısı olarak gelişen “görsel şiir”, “deneysel metin”
gibi bilinçsiz tercihler, şiirin karşısındadır. Soruna böyle bir
bilinçle yaklaşıldığında, şiire, çoğu zaman şiirin içinde yer
alanların kötülük ettiği anlaşılır.
5- Okuduğumuz şiirlerin önemli bir kısmı,
“şairin hayatı” ile “şiirin hayatı” arasındaki mesafenin açıldığını
gösteriyor bize. Şiirlerin çoğunda kendini kabartan bir “yaşantı”
yok! Bu noktada şiir mi hayattan uzaklaşıyor; yoksa hayat mı
şiirden…
Yukarıda da belirttim, şiir hayattan
uzaklaşmıyor, insan, bu bağlamda şair, kendisinden uzaklaşıyor. Her
sanat eseri, insana karşı olana bir tavır olarak belirginleşir.
İnsana karşı olana tavır geliştiremeyenler, şiiri bir oyuna
dönüştürür. Dönüp bakalım Türk şiirine, oyun oynayarak şair olmuş
birilerini gösterebilir miyiz? Bir zaman gündem bulmuş, bir biçimde
edebiyat ortamını meşgûl etmiş adlar söylenebilir belki; ama
“oyunlarla yaşayanlar”, oyunlarla da ölür. Benim kişisel görüşüm,
şiirin hayattan beslendiğidir. Bu, yaşantı ile de olur, okunanların
hayatla bağları kurularak da olur. “Şiirlerin çoğunda kendini
kabartan bir ‘yaşantı’ yok!” diyorsunuz; ben de aynı kanıdayım. Bu,
şiirin kavramlarla algılanmasından kaynaklanıyor. Yalan kavramların
kan döktüğü bir zamanda yaşıyoruz. Eugène Ionesco, “Kelime, söz
olmaktan çıktı” diye yazmıştır “Günlük”üne. Söz olmaktan çıkan
kelimelerle şiir yazılmaya çalışıldığı için, kabaran bir yaşantı
görünmüyor çoğu şiirde. Eğer şiirde yeni bir hareket olacaksa bu,
kavramlardan sıyrılmakla gerçekleşecek. Ama bunun o kadar kolay
olmadığı açık.
Böylesine (Böyle) bir ortamda, kendisine inananların yazdığı
şiirlerin kalıcı olacağı kanısındayım. Temel sorun, kendisi olmak ve
kendisini, kötülükten koruyabilmektir. Bu da kişinin, şairin
yaşarken tavır belirlemesiyle gerçekleşir. Şiir bir tavırdır ve
“kendini kabartan bir yaşantı”, ancak bu tavırla ortaya çıkar.
6- Yıl içinde şiire dair yazılı etkinlikler
(Eleştiri, inceleme, söyleşi vs) göz önüne alındığında, öne çıkan
metinler hakkında neler söylemek istersiniz.
Yıl içinde, yoğun olarak 1990’larda yazanların
öne çıktığı görüldü. Bu, şiirin bir kuşağı geride bıraktığının ya da
şiire bir kuşak daha eklendiğinin işareti. Gelecek yıllar, geride
bırakılan ve şiire eklenen kuşaktan kimlerin kalacağını daha iyi
gösterecek.
Şiir eleştirisinde, şairlerin yazdığı yazıların
kitaplaşması kadar, şiir ortamındaki ezberlerden birini bozacak
şekilde akademisyenlerin kitaplarının yayımlanması da bir kazançtı
geçen yıl. Bu kitapların şiir yazanlarda, şiir meraklılarında nasıl
bir etki bıraktığı ve ne gibi bir yararı olduğu üzerinde düşünmek
gerekli. Bunların şiir ortamında gerektiği gibi değerlendirilmediği
kanısındayım. Değerlendirilmiş olsa, söyleşiler yerine bu
çalışmalarla ilgili eleştiriler yer bulurdu dergilerde. Aynı
şekilde, önceki yıllarda yayımlanan bu tür kitaplar da gerektiği
gibi değerlendirilse, bunca kötü metin, dergilerde, şiir diye yer
almazdı. Sadece eleştiri için değil, şiir için de benzer bir sorun
olduğunu düşünüyorum. Ama bu, her zaman böyle olmuştur. Onun için,
umutsuzluğa, kötümserliğe kapılmamak gerek. Cumhuriyetten bu tarafa
yayımlanan dergilerle çokça içli dışlı olduğum için biliyorum: İyi
olan, her şeye rağmen kalır.
(Şiir Defteri 2007 Şiir ve Hayat, haz. Şeref
Bilsel-Cenk Gündoğdu, Toroslu Kitaplığı, İstanbul, 2007.)
Ya ben öleyim mi
söylemeyince
Merdiven Şiir :
Niçin şiir yazıyorsunuz?
Soru, beni niçin şiir yazmış olduğuma götürdü. Cevap, biraz
uzayacak belki; ama şimdi niçin şiir yazdığımı ancak uzatarak
anlayabiliyorum.
Dilin farklı bir
gücü ve yapısı olduğunu, ilkokul üçüncü veya dördüncü sınıftayken
fark ettim. Din Bilgisi ders kitabındaydı yanlış hatırlamıyorsam,
bir manzume okudum ve nasıl olduysa etkilendim, bir şey uyandı
bende, bir kapı açıldı. Sonra kitaptaki ve başka ders kitaplarındaki
benzer metinleri tekrar tekrar okudum. Onlara özenerek bir manzume
yazdım; dörtlüklerden oluşuyordu ve kafiyeliydi de. Nedendir bilmem,
aileme gösterdim. Sandım ki, yazdığım bu manzumeyi okuduklarında
bana bakışları değişti. Bu değişen bakış hoşuma gitmiş anlaşılan:
Devamı geldi. Geceleri, herkesin uyuduğunu tahmin ettiğim anlarda
yorganın altında, daha yatağa girmeden ayarladığım el fenerini açıp
epey manzume yazdım; ama bunların ne kadarını aileme okuduğumu
hatırlamıyorum. Bu, ortaokula kadar sürdü. Okulun "önemli günler”de
açtığı şiir yarışmalarında birinci oldum; ödüller verildi: kalem,
kitap, kravat. Arkadaşlarım, bana "Şair" dedi ve saygı duydu. Hoş
bir duyguydu. Yarışmalardan sıkıldım. Bu arada ortaokul üçüncü
sınıfta bir sevgilim oldu; şiirlerin duyuşu, dolayısıyla içeriği
değişti. Ben de fark ediyordum ki artık ölçünün, kafiyenin, redifin
ve şiirin biçimsel özelliklerinin dili günlük kullanımdan ayıran bir
tarafı vardı. Sevgilime yazdığım şiirler defter dolusu oldu ve
sanırım o şiirden sıkıldı, gerçi hayattan da sıkılmış gibi geliyordu
bana. O defter, ikimizin de arkadaşı olan birinde kaldı.
Defter
doldurulurken bir tavır da gelişmiş olmalı: Âdettendir öğretmenler
bazen "İleride ne olacaksınız?" sorusu sorarlar. Türkçe öğretmenimiz
sordu bu soruyu. Arkadaşlarımın hepsinin az çok olacağı bir şey
vardı ve çoğu istediğini oldu da. Sıra bana geldi, "Ne olabilirsem"
dedim. Sınıf sustu. Ne olacağımı gerçekten kestiremiyordum,
bilmiyordum. Türkçe öğretmenimiz aşağılayıcı ve küçümseyici bir
bakışın eşliğinde "Sen hiçbir şey olamazsın" dedi. Sınıf güldü.
Bana, bir kez daha böyle bakmıştı aynı öğretmenimiz ve "Kınalı
kekliğe dönmüşsün" demişti. Hiç kınalı keklik görmemiştim. Merak
ettim. Sonra, çok sonra İstanbul'da Narmanlı Hanı'nda gördüm.
Kafesteydiler ve, süslemeden söylediğimi vurgulayayım, kınalı
kekliğe o zaman döndüm. Öğretmenimizi hatırladım. Ben, kınalı keklik
olmuştum.
Lisede; aruzu,
şiir biçimlerini ve söz sanatlarını tanıdım; gördüğüm incelikten
etkilendim. Aruzlu denemelere giriştim. Lise ikide mesnevi şiir
biçimiyle, aruzu kusursuzca uygulamaya çalışarak bir "mevlid"
yazmaya başladım. Yapabildiğimi gördüm. Sevindim, bir güven geldi
bana. O defter, sanırım hâlâ kız kardeşimin korumasındadır ve sadece
o okumuştur yazdıklarımı. Yüksek öğrenim için edebiyat bölümünü
tercihimi şiir belirledi. Nitekim şiirden ve hayattan sıkılan
sevgilimin "Olması gereken yeri kazanmış" demesi, buna işaret olsa
gerektir.
Fakültede şiire
geçtim. Çağrışımı yoğun olan nesneler, kavram ve terimleri,
doğayı şiir olarak algılamaya başladım. Birinci sınıfta babamı
kaybettim, çok üzüldüm. "Gökten ne yağdıysa yer onu götürdü"
dizesiyle biten bir şiir yazdım. Cenaze için karlı bir memleket
yolculuğu yaparken uzak tepeleri, şiirin içinden duydum. Yalnızlıktı
duyduğum ve şiir buna tanık oldu.
Fakülte şiir
terbiyesi ve görgüsü kazanmamı sağladı. Her şeyin şiir olabileceğini
kavramaya başladım. Okuduklarımdan imaja dönüşebilecek; bir
duygunun, düşüncenin yükünü taşıyabilecek olan her şeyi şiir algısı
süzüyordu sanki. “Drosera” başlıklı bir şiir yazmıştım, başka
şiirler de vardı da bunu çağrışım yoğunluğu noktasında şimdi bile
hatırlıyorum. Bir çiçekti Drosera; avcı, numaracı çiçek:
Açıldığındaki cazibesiyle böcekleri kendisine çağırıyor,
konduklarında kapanıyor ve yeniden açıldığında posayı dışarı
atıyordu. Şiirde bunu dönüştürdüm, hayata yaydım; fena olmadı.
Yazdıklarımı okuyan Yeni Türk Edebiyatı dersi hocam, o güne kadar
okumadığım bir şairin şiirine benzetti şiirimi. Dediğim gibi, fena
bir şiir değildi; ama bunu duyunca soğudum “Drosera”dan. Sonra
hocamın dediği o şairi bütünüyle okudum. Buluş, duyuş ve ifade
olarak hiç de benzemiyormuş benimki o şairin şiirlerine. “Drosera”ya
güvenmiştim; hâlâ unutamamış olmam da bunun işareti olmalı.
Okuduğum iyi
şiirlerin tortusu, yeni şiirlerle çıktı dışarı. Hâlâ öyledir ve bu
bende, giderek, iyi şiir için bir ölçüt olmaya başlamıştır.
Arkadaşım Ömer Erdem, önceki yıl "Anne" başlıklı şiirini
yayımlanmadan bana gönderdiğinde ona da söyledim bunu: "Şiirin bende
yazma duygusu uyandırdı."
Yunus Emre, "cümle şair dost bahçesi bülbülü" der ya,
kekliği görmeden ve henüz bülbüllerim olmadan -gerçek bülbülden
bahsediyorum, şu anda mutfakta uyuyan iki bülbülüm var- Divan
şiirindeki bülbüle tutuldum bir zaman. Modern şiir tâbir edilen
şiiri, anlama gayretiyle okudum. “Cümle şair”in içinde anılmak gibi
bir hırsım hiç olmadı; şiirin bana kimi zaman hınçla geldiği de
oldu, ama hırsı hiç hatırlamıyorum. Fakülte mezuniyet tezim
-sonradan kimi düzeltme ve eklemelerle “1993 Milliyet Ödülü” alan
çalışmam-, poetika üzerine oldu. Şiirin şair tarafından nasıl
görüldüğünü merak ediyor ve anlamaya çalışıyordum. Ahmet Hâşim,
Orhan Veli Kanık, Necip Fazıl Kısakürek, Asaf Hâlet Çelebi, Ahmet
Hamdi Tanpınar ve Behçet Necatigil’i şiir görüşleriyle
değerlendirdim. Şiir okuduğumda duyduğum şiir yazma isteği, poetik
metinler okuduğumda hiç canlanmadı.
Fakülteden sonra
yazdığım şiirler yayımlanmaya başladı. Geçen on beş yıldan bugüne
baktığımda; dil beni kuşattığı için, evreni dilin içinden
algıladığım, yaşadıklarım ve yaşayamadıklarım beni şiire getirdiği
için yazdığımı düşünüyorum. Bir nesne, bir söz, bir hareket ve
davranış, bir manzara ve durum şiir algısı diyebileceğim bir
merkezde toplanarak geldiği ve başka türlü bir dışavurum ve tepkinin
imkânsız olduğu için yazıyorum. Sevdiğim için yazıyorum.
Baştan beri anlattığım ilk tecrübeden bu yana kendime baktığımda, o
günlerdeki yazma yönlendirenleri değişmiş olsa da değişmeyen bir
şeyler bulunduğunu görüyorum: Ben de kendisine söz düşenlerdenmişim.
Hani bir deyişte, “Şükür bize aba düştü” denilmiştir ya, kimilerine
de söz düşmüştür. Bilindiği gibi, insanlar kavim kavimdir.
Şiir beni, kavmimi
bildirerek işte buraya getirdi: Yazdıklarıma bakınca kendimi görüyor
ve tanıyorum. Bundan bazen dehşete düştüğüm oluyor; çünkü bir
şeyleri henüz yaşamadan yazdığım bazı şiirleri, yaşananları
gözeterek/yaşadıktan sonra okuduğumda hiçbir şeyin tesadüf
olmadığını fark ediyorum. Meselenin böyle tamamen bana dönük ve ben
kendimi bildiğim için rahatça fark edilen bir tarafıyla birlikte,
bir de dışarıdan görülebilecek tarafı yani hayattan gelenler var:
İnsana karşı hassasım; insanın acısına, zulmüne, bencilliğine,
şiddetine, zayıflığına, sevgisine, coşkusuna, ezikliğine, baş
kaldırmasına ve boyun eğişine şaşırıyor, hayran oluyor, bunlar
karşısında heyecan duyuyorum. Hayat ve insan dolduruyor beni.
Bazen
bülbüllerimin kafes kapısını açıyorum; önce duraksıyorlar, anlamaya
çalışıyorlar sonra çıkıp kafesin tepesine konuyorlar ve galiba
dünyayı orada daha bir farklı görüyorlar; sesleri, hareketleri,
değişiyor ve farklı bir dengeye ulaşıyorlar. İçeri girdiklerinde ise
dünyalarını sadece orası olarak biliyorlar: Didişiyorlar, uyuyorlar,
birbirlerini gagalıyorlar, temizleniyorlar; küsmeyi de biliyorlar.
Kuşlarımdan biri, şiirlerimi okuduğu zaman “Bunları nasıl yazdığını
aklım almıyor” diyor. Ben aklımın aldığı kadarını yazıyorum ve
aklımın aldığı anlar, biraz kafesin tepesi galiba ve seziyorum,
biliyorum, bazen de görüyorum ki, o kafesi çevreleyen kafesler de
var. Kaç kafesten çıkarsam o kadar iyi diye yazıyorum anlaşılan.
“Bende” diye bir şiir yazdım geçenlerde; her birim, “Ne gördüm
kendimde” dizesiyle açılıyor. Gördüğümü yazıyorum ve şiir yazdıkça
görgüm artıyor.
Son olarak şunu da
söyleyeyim: Yaşadığıma inanmak için şiir yazıyorum. Sanırım, “cümle
şair”lerin birinden alıp başlık yaptığım dizeyle birleştim.
(Merdiven Şiir, S. 4, Temmuz-Ağustos
2005; derginin “Niçin şiir yazıyorsunuz?” sorusuna verilen cevap.)
Yücel
Kayıran’dan Mehmet Can Doğan’a sorular
Mehmet Can Doğan, geçen yıl üç kitabın yayımlandı.
Bunlardan ikisi şiir kitabı; Şaman ve Boyunca. Diğeri ise, Şiiraze;
şiir üzerine yazılmış yazılardan oluşuyor. Bu kitaplarına ilişkin
sorulara geçmeden önce ilk şiir kitabın Mene Tekel Feres’ten
başlamak istiyorum. 1993'te yayımlanmıştı. Bu ilk kitabının ayırıcı
özelliği, şairin poetikasını da içeriyor oluşu. Sen, poetikasını ilk
kitabıyla yayımlamış bir şairsin. Bu tutum, neredeyse ilk kitap
olmasa da Perçemli Sokak’tan beri görülmüyordu. Poetikası olmak veya
bir poetikayı kaygı edinmek 90'lı yılların şairlerinin de ayırıcı
özelliği. Seni, 1993'te poetikanı kitabının önüne koymaya iten kaygı
neydi?
Poetik
metinler, ya bir şiire getirilen eleştirilere karşı ya da bir tavrı
belirginleştirmek üzere yazılır. İlk kitabın önüne “Po(em)etika”
başlıklı poetik bir metin koyarken okunacak şiirlerde karşılaşılacak
tavrın belirginleşmesini istemiştim. Başlıktan da anlaşılacağı gibi,
şiirle etiği birleştiren, bir arada tutma niyeti taşıyan bir
metindi. Biliyorsun poetikalar, bir şiiri paranteze alabilme
özelliği de taşıdığından “tehlikeli” metinlerdir. Kendi kendini
paranteze almak kaygı vericidir. Fakülte bitirme tezimi poetikalar
üzerine yazdığım için durumun farkındaydım. Poetik bir tutumu
belirginleştirme kaygısıyla, yazdığım şiiri de paranteze almadan,
olabildiğince geniş ufuklu bir metin yazdım. Şimdi okuduğumda bazı
noktaların açımlanması gerektiğini görmekle birlikte, söylediklerime
uzak düşmediğimi de fark ediyorum. Şiiri tanımlama gereği duymuş,
şiiri şiir yapan ögelerin neler olduğunu ve olabileceğini göstermeye
çalışmış, şiirsel ifadede üç yol belirlemiştim. Şiir-toplum,
şiir-okuyucu ilişkisi ile şiirde dil ve imajın önemine değinerek
“tarihselliğe” dikkat çekmiş, “şiirde gelenek” söylemine şiir
dilinin imkânını gözeterek karşı çıkıp “gelenekten yararlanma”
sözünün “gelenekle yaralama” anlamına geldiğini vurgulamıştım.
“Po(em)etika”da, varoluşa ilişkin vurgunun baskın olduğu, “duruş”un
ayırt edici nitelik taşıdığı rahatlıkla anlaşılır. Orada
söylediklerimi, bugün daha bir kristalleştirdiğimi düşünüyorum.
Şairlerin
poetikası olmak zorunda mı? Poetikasız bir şairin şiiriyle poetikalı
bir şairin şiiri arasındaki fark ne? Poetikasız şiir yazılamaz mı?
Şairlerin poetikası olmak zorunda değil, böyle bir zorunluluk yok;
ama şairin poetik bir tutuma sahip olması gerek. Manzum veya mensur
poetik metin, şiiri öncelemez; öncelikli olan şiirdir ve poetik
tutum da bir şiirin bütününden anlaşılır. Ben, poetik yazıyı değil,
poetik tutumu önemsiyorum. Özellikle poetika “kılıklı” metinlerle,
olmayan bir şiirin savunmasına girişildiğinde, poetikaya hayır
diyorum. Ahmet Oktay’ın vurguladığı şekliyle poetika imkânsız
olabilir; ama yine aynı vurguyla, poetik tutum mümkündür. Poetik
metin olmadan elbette şiir yazılır; bir poetik tutumu sergilemeyen
şiirse ne kadar tutarlı bir poetikaya dayanırsa dayansın benim için
çok da önemli değildir.
Senin başladığın
yerde, Türk şiiri içinden dünya nasıl algılanıyordu ve buna karşı
nasıl bir dünya tasarımı oluşuyordu senin algı alanında?
Söylemler, marjinal vurgular, retorik çok baskın gibi görünüyordu
bana. Bunların arasında, insan yok olmuştu sanki. Şiirdeki öznenin
durumundan çok şairin baskısı hissediliyordu. Tarihsellik
yitirildiği, varolan birikimden haberdar olunmadığı için basit,
aşılmış ve aşınmış dil oyunları, teknik denemeler, hakikati olmayan
-en azından hakikat duygusu vermeyen- bunalımlar vs. şiirin sisteme
eklemlendiği ve onu yeniden ürettiği düşüncesini uyandırıyordu
bende. Sistem derken, yaşadığımız hayatı örgütleyen yapıyı kast
ediyorum. Bu örgütlenme biçimi, benim onuruma dokunuyordu. Benzeri
durumların olduğu önceki zamanlara baktım, şimdiyi anlamaya
çalıştım. “Mene Tekel Feres”, “Kutsal Kâse”, “Mobius Şeridi”,
“Pazartesi”, “Hız”, “Zikir”, “Kanunlar” varolan dünya algısına karşı
geliştirebildiğim “dünya tasarımı”nı orta koydu sanırım. Söylediğim
şeyin belirginleşmesi için şimdi her biri üzerinde durmam gerekir;
ama buna gerek olmadığı kanısındayım.
Mene Tekel Feres ile Törenler ve Komplolar’da (1997) oldukça kontrol
altında tutulan ve öznenin sanki kendi kendine konuşarak dile
getirdiği bir varlık sıkıntısı var. Şaman ve Boyunca’da ise, bu
ötekine ‘seslenmeye’ dönüşüyor. Özellikle Şaman’ın ilk bölümünün
tekniğinde de görülüyor bu. Neden varlık sıkıntısı
Varolmaktan kaynaklanan bir sıkıntı ise kastettiğin, özellikle “Mene
Tekel Feres”teki şiirlerde bu sıkıntının içedönük bir tavırla
hâlledilmeye çalışıldığı söylenebilir. Dışarıdan aldığı zehri,
hazmetmeye, bir bakıma burada kalmaya çalışan bir özne vardır. Bu
özne, “her tekrarda ölüyor önceki ve sonraki”, “ölümü çoğaltmaktır
var olmak her vakit” diyen bir bilince sahiptir ve sorunun “burada
olmak”tan kaynaklandığının farkındadır. "Sükûnetin dili" diyorum bu
kitaptaki şiirlerin çoğuna. “Törenler ve Komplolar”da, varlık
sıkıntısını “törenselleşen” bir dünyada gören öznenin öfkesi ortaya
çıkar. Hayata karışmışlığında bir acımasızlık vardır; zehir
dillidir. Hayata karışmışlığıyla törenlerden edindiği sıkıntılı
varlığı, acımasız bir ironi eşliğinde komplolarla hayata iade eder.
“Törenler ve Komplolar” kitabımı çok önemserim; varlığa biçilmiş iki
kanlı gömlek olarak algılarım. “Şaman”ın giysisi de bunlardır zaten.
Bu yüzden belki “öteki” de hemen görüyor, onda yankı buluyor.
Göndermeleri pek fazla “Şaman”ın; temsiller getiriyor, insanın
tarihinin ağırlığıyla konuşuyor, “Öğrendim artık tamam” diyebiliyor.
Bu tarih, “öteki”nin de tarihidir. Belirtmek gerekli: Bu “öteki”,
kadın ve erkekle birlikte kuş, yılan, akrep, ağaç, at, gömlek, dağ,
ova, ırmak, rüzgâr, ateş ve sayamadığım, hesaba gelmez bir varolma
durumudur. “Boyunca”daki “ötekine seslenme”de, daha yakın ve bildik,
dokunulabilir bir dünya vardır. Varlık sıkıntısı, taşınabilir bir
hâlde tasarlanmıştır: “Dünya İşte Böyle Ayakta Durur”, “Kıl
Testere”yle ve “Gerilla İnceliğiy"le.
Şaman veya Şamanizm özellikle 80'lerden sonra Türk şiirini
besleyen önemli kültürel fenomenlerden biri oldu. Mevcut örneklere
bakıldığında, konunun daha çok tarihsel bir fenomen olarak ele
alındığı görülüyor. Senin Şaman adlı yapıtında durum farklı.
Şamanizm, neden önemli? Türk şiiri için yeni bir açılımı mı işaret
ediyor yoksa bir moda mı?
Darbeden sonra şiirde bazı arayışlar ortaya çıktı. “Şiirde gelenek”
söylemiyle öne çıkan yöneliş, İslâmiyet’le varlık bulan ve
mazmunlarını ortak bir referans dünyasından alan “Divan Şiiri”ni
merkeze aldı. Gelenek söylemi tekelleşmeye doğru giderken, egzotik
bir ilgi ve merakla daha eski zamanlara gidilmek istendi. Şamanizm
ilgisinde, gelenek baskısının hayli yönlendirirci olduğunu
düşünüyorum. Sen durumu, "tarihsel bir fenomen" olarak
yorumluyorsun, ben bu yoruma "sosyolojik bir fenomen" olduğunu da
ekleyeyim. Şamanizm, 1990'larda moda oldu; konuyla ilgili değerli
değersiz kitaplar yayımlandı; seküler tavra sahip olanlar için tuhaf
bir kaçış alanı şeklinde algılandı. Şamanizm’i, evreni algılamada
dolayımdan uzaklaşan bilincin doğrudanlığı olarak görüyorum ben.
Şaman ise; hekim, otacı, söz ustası, doğrudan bilinç olarak anlam
buluyor bende. Yaşadığımız zamanda din olarak Şamanizm'in -en
azından bizim yaşadığımız coğrafyada- imkânı yoktur. Varlığı ve
evreni algılama ve kavrama noktasında ise uyarıcı bir etkiye
sahiptir. Bu anlamda, Türk şiirine varoluşu kavrama bakımından
farklı imkânlar sunabilir. Yine de “Şaman” adlı kitabımın bölüm
başlıklarını hatırlatmak isterim: “Şaman”, “Gizli Şaman”, “Üçkâğıtçı
Şaman”.
Son günlerde
ortaya çıkan Türk şiiri ortamındaki tartışmaları dikkate alırsak,
kendini nerede görüyorsunuz? Sana göre, Türk şiirinin bugünkü asıl
problemleri nelerdir?
Her
geçen gün “duruş”u daha çok önemsiyorum. Bu da poetik tutum dediğim
bütünlükten taviz vermemem gerektiğini düşündürüyor. Buradayken
yaşadıklarımızın, yaşananların varoluşa dokunan yanlarını
belirginleştirmeye çalışıyorum. Şiir ortamındaki tartışmalar gelip
geçicidir. Ayrıca, tartışmalarda söylenenler, farklı bir algı
biçimini işaret eder. Şiirin bu tür dönemsel, güncel sorunlarla
sıkıştırılmasından yararlı sonuçlar çıkacağını sanmıyorum.
Türk
şiirinin bugünkü asıl problemlerini sayarsam hayli uzar; yine de bir
iki noktaya değineyim. Sosyolojik algı, şiiri dönemsel olana
hapsediyor. Deneysel çabalarla belirginleşen görsellik ve mensur
şiir, şiirin sesini boğuyor. Özgüven eksikliğini bastırarak söz alan
küstahlık, birikimin göz ardı edilmesine yol açıyor. Usta-çırak
söylemleri, şairin kendiliğini zedeliyor. Küreselleşme söylemi, bir
“içkale sanatı” olan şiiri yersiz yurtsuz hâle getiriyor. Bayatlamış
olan; tarihsellik ihmal edildiği, perdelendiği için yeni gibi
sunulabiliyor. Dil bilincinin zedelenmiş olması, cehaletin üslûp
olarak sunulmasını hazırlıyor. Şiirden çok şairin konuşulması,
arkadan gelenlere yanlış bir kanal açıyor. “Marka şairler”, şiir
için ezber oluşturuyor. “Alt kimlikler”in bütüncül kimlik olarak
sunulması, varoluşu erteliyor. Bunlar sorunlardan birkaçı; şiir
üzerine yazarken biraz da bunların üzerine gidiyorum ben.
“Kitap-lık”
(S. 49, Eylül-Ekim 2001, s. 31.)
dergisinde yapılan bir ortak söyleşide söylediğin bir söz var.
“Mehmet Kaplan Tanzimat edebiyatı üzerine değil de Cumhuriyet
edebiyatı üzerinde çalışsaydı bizim bugün yükümüz daha az olacaktı”
diyorsun. Ben de Hüseyin Cöntürk için benzer bir yargıda bulunurum.
Cöntürk, eleştiriyi 60’lı yılların sonunda bırakmamış olsaydı
yükümüz daha az olacaktı, diye. Türk şiirinin bugünkü durumunu
hesaba katarak bu sözünü biraz açar mısın?
Sorun şiir
eleştirirsiydi. Eleştiri gerektiği gibi yapılır, işletilir ve
sürekli kılınırsa sağlam bir edebiyat tarihinin yazılmasında önemli
bir işlevi yerine getirir. Şimdi şiiri gerektiği gibi anlamak
isteyen biri, en başa dönmek zorunda kalıyor hep. Mehmet Kaplan ve
dönemindeki başkaları, sağlam bir eleştiri ile 1950’lere gelene
kadarki şiiri çalışsaydı biz bugün yeniden Cumhuriyet’in ilk
yıllarına dönmek zorunda kalmayacaktık. Belirttiğin gibi, Hüseyin
Cöntürk ve başkaları eleştiriyi sürdürse ve ardılını da
oluşturabilseydi yükümüz daha az olacaktı. Şimdi ben, Türk şiirinin
bütün dönemlerini yeniden okumak zorunda kalıyorum; sen de öylesin,
işi lâyıkıyla anlamak isteyen başkaları da. Kurumsallaşmış bir
eleştiriyi izleyerek yazılmış sağlam edebiyat tarihlerimiz olsaydı
yükümüz çok daha az olacaktı. Şimdi biz, bir taraftan da edebiyat
tarihine çalışıyoruz. Farklı vurgularla söylüyorum: Eleştiride de,
şiirde de yükümüz ağır.
(Varlık
Kitap eki, Mayıs 2006)
Yarışsız Koşabilmek
Sorular:Öteki-siz dergisi
1. Şiir ödülleri ile şiir yarışmaları arasında bir fark görüyor
musunuz? Böyle bir öneri ile size gelindiğinde, jüri ya da seçici
kurulda yer alıp almayacağınız konusunda hangi kıstaslarla karar
veriyorsunuz?
“Ödül” ile
“yarışma”nın doğalarından kaynaklanan bir farka dikkat çekerek
başlayacağım. Yarışma, “Bilgi veya yetenek üstünlüğünü göstermek
için yarışmak işi” diye tanımlanır. “Yarışmak” ise, “Bir işi
birbirinden daha iyi yapmak için çabalamak”tır. Bir zaman dilimi
içinde, belli kurallara uyularak gerçekleştirilen yarışmada,
rekâbet ve çekişme önemli iki yönlendirendir. Kuralları
ve değerlendirme ölçütleri belirlenmiş olan yarışmaların sonucudur
“ödül”. Çıkış noktasındaki bu belirlenmişlikle yarışma, nesnel
ölçütleri esas almak durumundadır. Gerçi günümüzde de spor
“müsabakaları”nda kuralların ve ödüle ulaşmanın nesnel ölçütleri
vardır; ama edebiyat ve özelde şiir ödüllerinin nesnel ölçütlerle
belirlenmediği veya belirlenemediği hepimizin malumudur. Bu noktada,
şiir yarışması ile ödülünün süreç ve yöntem bakımından birbirinden
farklı olduğu söylenebilir.
Belirttiğim
“ölçüt” ve “ölçme” farkı, doğa bilimleri ile sosyal bilimlerin
ayrılmasına benzer biçimde oluşmuştur. Dolayısıyla şiir ödüllerinde
nesnel ölçütlerin varlığından söz edemiyoruz. Zaten, çoğu ödül
sonrasında çıkan tartışma da buradan kaynaklanıyor ya da buradan
kaynaklandığı izlenimi verilmek isteniyor. Bununla birlikte, düşük
ölçekli de olsa, şiir ödülleri ile şiir yarışmaları arasındaki başka
bir farka da değinmek gerekir: Şiir yarışmaları, genellikle
“konulu”dur ve yarışmaya katılacak olan kişi, yazacağı metinde
konuya bağlı kalmak durumundadır. Bu da yarışmanın metni
öncelemesi anlamına gelir. Bugün Türkiye’deki şiir ödüllerinin
böyle belirgin bir önceleme içermediği kanısındayım. Gerçi, şairler
adına konulan şiir ödüllerinde, adına ödül konulmuş olan şairin
poetikasının gözetildiği veya gözetileceği duyurulmakla birlikte
buna pek de uyulmadığı görülmektedir. Bu durumda ödül, şiirin
belirleyeni ve önceleyeni değil, takipçisi ve ardılıdır.
Belirtmeden
geçmeyeyim: Şiir ödüllerinin bazıları, yarışma; bazıları da,
yarıştırma anlayışıyla verilmektedir. Örneğin, Türkiye
Yazarlar Birliği’nin şiir ödülü ile Altın Portakal Şiir Ödülü,
doğrudan katılım ile değil kuruluşun ve jürinin belirlemesiyle;
Behçet Necatigil Şiir Ödülü veya Cemal Süreya Şiir Ödülü ise
şartları belli bir yarışmaya katılanlar arasındaki bir kitaba/şaire
verilir. İkinciler, yarışmadır; birinciler ise, yarıştırma. Yine de
spor müsabakalarındaki gibi, açık kurallar da, ölçütler de yoktur bu
yarışma ve yarıştırmalarda. Öyle ki bunlardan kaçış da olmaz; biri
sizi ödüle “değer bulur”. “Ödül gerekçeleri”ne bakıldığında, “ödülün
kuralları”nın her sene değiştiği, değişebileceği görülür. Kuralları
bazen ödül alan şair, bazen de jüri belirler. Bu hâliyle, “ödül
avcıları”nı çaresiz bırakan bir yarış söz konusudur.
Yarışı
çaresizleştiren veya yarışanı başka “hâl çareleri” arayışına
iten, yönlendiren unsur “jüri”dir. Jüri, şiir ödüllerinin
“göğüslenilecek ipi” veya aynı anlamda olmak üzere “foto finişi”dir.
Bana, göğüslenilecek ipin sağlamlaştırıcı liflerinden biri olmam
teklif edildiğinde, ödülün kim tarafından kimin adına ve niçin
konulduğuna, diğer liflerin kimler olduğuna, ödüle aday kitaplar
dışında başka yönlendirenlerin bulunup bulunmadığına dikkat ederim.
2. Bir şiiri diğer şiirden “iyi”, “kötü”, “güzel”, “çirkin”
gibi sıfatlarla ayırt edecek kıstaslar neler olabilir?
Belirttiğiniz
sıfatların her biri, birer kıstastır. Anladığım kadarıyla, “Nasıl
oluyor da bir şiir iyi, diğeri kötü; aynı şekilde biri güzel, diğeri
çirkin olabiliyor veya olarak değerlendiriliyor, hattâ
değerlendirilebiliyor?” diyorsunuz. Bu sıfatların her biri, bir
değer hükmüdür. Bir metin karşısında, ilk bakışta herkesin
kolayca söyleyebileceği ve de söylediği “iyi-kötü”, “güzel-çirkin”
sözlerinin elbette kendiliğinden bir değeri yoktur. Burada değeri
belirleyen metindir; ama bu metin aracılığıyla konuşanın da değere
ortak olduğu açıktır. Dolayısıyla o da değerdir. Birikimi olmayan ve
edebî zevki oluşmamış kişilerle eleştirmenlerin bir türlü
anlaşamadıkları bir noktadır burası. “Bana göre öyle” sözüyle çokça
karşılaşır eleştirmenler. Bu “bana göre”nin içi değerle değil,
“ben”le doldurulmuştur. Şiir ödüllerinde jüri, sizin de dikkat
çektiğiniz değer ölçütlerini koyarlar; ama onların “iyi-kötü”,
“güzel-çirkin” belirlemesi ile bir “hevesli”nin aynı sözcüklere
yüklediği anlam aynı değildir. Aslında hevesli,
“beğendim-beğenmedim”, “hoşlandım-hoşlanmadım” demek ister.
Jüridekilerin belirlemelerinde böyle bir kabul değil, sözcüklerin
işaret ettiği edebî-estetik ölçütler vardır, var olmalıdır.
Şöyle söyleyeyim:
“İyi-kötü” belirlemesi, ahlâka/etiğe; “güzel-çirkin”
belirlemesi estetiğe ilişkindir. Ahlâk veya etik
denildiğinde, toplumsal ahlâk değil, metnin ahlâkı gözetilir;
metnin ahlâkı, bütünlükte ve tutarlılıkta belirginleşir. Metnin
güzelliği ve çirkinliği ise, uyumda ve etkide
kendisini gösterir. Sözcükler medlûlünü (işaret ettiği şeyi, durumu)
yitirdiği için şimdilerde “Bu iyi bir şiir” veya “Bu güzel bir şiir”
denilince herkes kendi hacmini düşünüyor, gösteriyor. Oysa bir
şiirin iyiliğini de güzelliğini de belirleyen ölçütler vardır.
Dolayısıyla iyi-kötü, güzel-çirkin, “Bence öyle” kolaycılığının
işareti değildir. Bir metin için bu tür hükümler verildiğinde,
“Neden iyi ve nasıl güzel?” diye hemen sorarım. Çoğu zaman aslında
bunlar değil, “Beğendim-beğenmedim, hoşlandım-hoşlanmadım”
denildiğini, soruya muhatap olanın susmasından, gevelemeye
başlamasından veya hırçınlaşmasından anlarım; siz de anlarsınız.
3. A yarışmasında jüri ya da seçici kurulda olmakla B
yarışmasında jüri üyesi ya da seçici kurulda olmak sizin seçim
kriterlerinizi değiştiriyor mu?
Herhangi bir
ödüldeki jüri üyeleri benim seçim ölçütlerimi değiştirmez. Böyle bir
soruyu, bizdeki şiir ödüllerinin en önemli sorunlarından birine
dikkat çekmek amacıyla veya ödüllerin böyle bir kaygı uyandırdığını
belirginleştirmek için sorduğunuzu düşünüyorum. Kaygınıza da vermek
istediğiniz mesaja da katılıyorum. Şiir ödüllerinde ve
yarışmalarında, jüri üyelerinin kendi ölçütleriyle değil, eserden
kaynaklanmayan bir uzlaşmayla hareket ettiklerini ima ediyorsunuz
sanki. Bunları herkes az çok tahmin ediyor; ödülün çoğu zaman esere
değil, kişiye verildiği de tahmin edilenlere dahil. Bununla
birlikte, bazı ödüller açıklandığında ödülün “oy birliği” veya “oy
çokluğu”yla verilip verilmediği de ilân ediliyor. Bu, önemli bir
gösterge; çünkü ödül alan eser veya kişiden daha iyisi veya onun
kadar iyi olanı var anlamı iletilmiş oluyor
4. Farklı şiir anlayışı ve izleğe sahip diğer jüri üyeleri
ya da seçici kurul üyeleriyle hangi noktalarda birleşiyorsunuz?
“Farklı şiir
anlayışı ve izleğe sahip diğer jüri üyeleri ya da seçici kurul
üyeleriyle hangi noktalarda birleş”tiğimden çok birleşebileceğimden
söz edebilirim. Bunu da jüri üyeliğini kabul etme seçimini yaptığım
ödülün kimliği belirler biraz; çünkü teklif geldiğinde, kimlerle
birlikte olacağımı sorarım. Birikimine güvenmediğim, edebî zevkine
inanmadığım, şaibeli olduğunu bildiğim kimselerle bir arada bulunmak
istemem; çünkü dolaylı baskılar vardır ve bu baskıların sizi
nereden, ne zaman yaralayacağını bilemezsiniz; hoş, bilseniz de
bunun anlamı yoktur. Belirttiğim niteliklere sahip insanlarla bir
araya gelmişsem yukarıda vurguladığım ölçütlerde buluşmak için
sıkıntı yaşamam; bu nitelikleri taşımayan kimselerle bir araya
gelmişsem, ödülün muhtemelen “oy çokluğuyla” verildiği ibaresinin
basın bildirisinde yer almasını ister ve bunun için çalışırım. Bazı
ödüllerde bunu yapamayabilirsiniz; çünkü ödül, “puanlama” ile
belirlenir.
5. Ödüllerin edebiyat tarihine ve yaşadığımız şiir ortamına
katkılarının ne olduğunu düşünüyorsunuz? Ödüllerin şiirin verili
ortamını değiştirme gücüne ait somut gözlemlerinizi paylaşır
mısınız?
Ödüller, eğer seçici kurul veya jüri iyi belirlenmişse eleştiri
işlevi görür. Eleştiri de edebiyat tarihi için çalışan alanlardan
biridir. “Şiir ortamına katkı” hesap edildiğinde, ödülün kime
verildiğine bakmak gerekir. Gençlere verilen “özendirme ödülü”,
hakikaten özendirici olabilir. Bununla birlikte, unutmamak gerekir
ki, bir ödülde birkaç kişiyi özendirirken birçok kişinin de hevesini
kırabilirsiniz. Bu, genel olarak şiir için kötü bir sonuçtur, hattâ
kötülüktür. Gerçi, yazma derdi taşıyan biri için kırılmalar
da etkili olabilir. Gençlere verilen ödüllerde, her zaman yanılma
payı vardır; ama bana gençlerden gelen ürünlerden de biliyorum ki,
geleceği olan, yanılma payını en aza indirir. Böyle bakıldığında
ödülün şiir ortamına -özellikle bugün- pek de büyük bir katkısı
olmadığı görülebilir; çünkü bugün pek çok kanal var ve değerler
geriye itildiği için bir seçici kurulun birini “iyi” ve “güzel”
bulmasının büyük bir önemi olmadığı ve etkisi bulunmadığı açık.
Önemli olan, kişinin ne yazdığını, yaptığını bilmesi ve ne
yazabileceğini, yapabileceğini görmesi, sezmesidir. Ödülle şair
olunmayacağı gibi, ödül alındığı için şair olunmadığı da söylenemez.
Bir
örnekle belirginleştireyim: “1948 Kaynak Şiir Yarışması”nda,
Nurullah Ataç, Ahmet Muhip Dıranas ve Kenan Akyüz’den oluşan jüri,
Zafer Hüsnü Taran’ın “Harp Poemi” şiirine birincilik, Turgut Uyar’ın
“Arz-ı Hâl”ine ikincilik ve M. Çetin Tezcan’ın “Akşamüzeri
Türküsü”ne üçüncülük vermiştir. Bugün edebiyat dünyasında ne Zafer
Hüsnü Taran ne de M. Çetin Tezcan’ın adları vardır. Nurullah Ataç’ın
Turgut Uyar’da ısrarına rağmen ikincilikle ödüllendirilen şair
kırgınlıkla bir köşeye çekilseydi, modern şiirimiz önemli bir poetik
tutumu tanımayacaktı.
Başka
bir örnekse Gülten Akın’dır.
Varlık
dergisinin 1955’te açtığı şiir yarışmasında Gülten Akın, bugün
bazıları usta şair olarak bilinen, bazıları unutulan, bazıları
edebiyatın farklı biçimlerinde var olan adlar arasından birinci
seçilerek ödüllendirilir. Şiir yarışmasının jürisinde; Ataç, Ahmet
Kutsi Tecer, Ziya Osman Saba, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Muhtar Körükçü,
Behçet Necatigil, Orhan Hançerlioğlu ve Sabahattin Kudret Aksal
vardır. Gülten Akın, yarışmaya “Yitikler Gecesi” ve “Deli Kızın
Türküsü” adlı şiirleriyle katılmıştır. Aynı yarışmaya, “Ve Üç Kere H
Dedim”le katılan Ali Püsküllüoğlu’nun şiiri “Yitikler Gecesi” ile
“Deli Kızın Türküsü”nden hiç de zayıf değildir; ama jüri Gülten Akın
demiştir ve yarışmanın da bir tane birincisi olmak durumundadır.
Sorun, hamama girme veya girmeme tercihindedir.
Andığım her iki
ödül de “şiirin verili ortamı”nı değiştirmemiş ama önemli poetik
tutumları bir biçimde hazırlamıştır. Zaten ödülden şiirin verili
ortamını değiştirme gibi bir işlev beklenmesi yanlıştır; çünkü ödül,
verili ortamın değiştirilmesini değil sürmesini sağlar. Günümüzde
gençlere verilen ödüllerde jürinin önemli bir etkisi vardır ve bu
jüri bile çoğunlukla edebiyat dünyasının üzerinde uzlaşarak bir
değere dönüştürdüğü isimlerden oluşmamaktadır. Yukarıdaki jüri
üyelerine bakıldığında söylediğimin daha iyi ve doğru anlaşılacağını
düşünüyorum. Bu noktada, ödülleri birer koltuk değneği gibi
görmemek gerektiği vurgulanmalıdır. Her neden yapılmış olursa olsun
koltuk değnekleri şiirde bir sakatlanma olduğunu haber verir.
Onun için şair, kendi bacaklarıyla yürümesini bilmelidir. Ancak
bundan sonra koşulabilir.
Bugünkü edebiyat
ortamında gençler için ödüllerin sağlığı değil, hastalığı işaret
ettiğini belirginleştirmiş oldum. Şiirde belli bir yol almış, kendi
poetik tutumunu belirginleştirmiş şairlere verilen ödüllerin
edebiyat dünyasına isim anlamında bir etkisi olmadığı kanaatindeyim.
Bunların ancak dolaylı etkileri olabilir. O da ödülün maddî
değeriyle doğru orantılıdır. Vaktiyle birileri tarafından
yazılmıştı; ben de aynı kanaatteyim: Bu tür ödüller, şairin bir
yıllık ihtiyacını karşılayacak bir maddî destek sunmalıdır; böyle
bir imkân sunulduğunda ödüle değer bulunan şair,
yazacaklarıyla şiir ortamını zenginleştirir. Ödül bunu sunamadığında
veya sağlayamadığında, ahbap çavuş ilişkileri ile edebiyat ortamında
ödül üzerinden meşruiyet bulan jüri üyelerinin ve ödül sahibi
“şair”in iktidarını pekiştirir. Bu da edebiyat ve özelde şiir
ortamının kirlenmesinden ve yozlaşmasından başka bir şeye hizmet
etmez.
(Öteki-siz,
S. 2006/1, Temmuz-Ağustos-Eylül 2006.)
|
|