| |
Söyleşi:Vural Bahadır Bayrıl
Vâridik, yoğidik.,
ilk bakışta bir önceki kitabın Yağmur Taşı’nın devamı gibi
görünüyor. Ama bence eksik bir gözlem olur bu. Daha ilk kitabın Yeis
ile Tabanca’daki “Hayat Felsefesi” başlıklı şiir şöyle bitiyordu:
(...) Hoyrat bir
çiçektir
felsefe,
koparırken sen de koparsın.
Yani, yaşadım
mıydı yoksa?
Yeis ile Tabanca,
yirmili yaşlarda yazılmıştı, Vâridik, yoğidik. ise, kırklı yaşlarda.
Ne oldu Hayat Felsefesi’ndeki sorunun cevabını mı buldun yoksa?
Cevap, hepimizin içinde. “Issızlığı bir elinde, öbür elinde
divânı, geçmiş bir gül saatinde, okunur azala azala.” Benim
anladığım bu. Etkilenmek, özümsemek, içermek, kavramak, her ne ise.
Yeis ile Tabanca, belki de benim tek kitabım. Diğer kitaplarımla,
onun çevresinde bir pervâne gibi dönüyorum. Pervâne dediğim, uçan
bir böcek. Ateşe yakalanıncaya kadar, yanıncaya kadar devam ederim
herhalde. Yirmili yaşlarımızda, sen de bilirsin, seninle aynı
yaştayız, ay farkıyla, nasıl bir yerde, hangi şehirde, neler
yapıyorduk! Okullarımız farklı da olsa, hep aynı yerdeydik. Hepimiz.
Sen de, ben de solcuyduk. Daha ortaokulda. Annelerimiz, babalarımız
neler hissetti bilmiyorum, ama tahmin edebiliyorum. (Artık ikimiz de
babayız ya...) Sahi, biz nasıl kurtulduk? Ölmedik ve yirmili yaşlara
olgun iki çocuk olarak “düştük”?
Yeis ile Tabanca’ya dönelim. Benim oradaki derdim, önsöz
“Hâtıralar Dükkânı”, ara söz “Şey, Eşya”da, sonsöz, “Tesadüflere
Hürriyet! Teferruata Hürriyet!” yazılarında ya da poetikalarında çok
açık anlatılır. Burada onları tekrar analım. Bir gün Ece bana şöyle
demişti: “Niye Yeis ve Tabanca değil de Yeis ile Tabanca?” Ben de
ona “Sen kitabı anlamamışsın,” demiştim. Bilmem anlatabildim mi?
İngilizcede “and” denebilir belki ama, biz Leylâ ile Mecnûn, Kerem
ile Aslı, falan filan, öyle deriz.
Hep gözden kaçmıştır, Yeis ile Tabanca’daki şiirlerin
önemli bir bölümü, hece ölçüsüyledir. Gazel, sonnet, kaside, mâni,
ode, villanelle, koşma, her ne ise, uzar gider, bu biçimleri
bilmeyenler var şiir yazanlar arasında. Yeni arkadaşlara bakıyorum,
ya aşk şiiri yazıyorlar, ya da “siyasi” şiir. Kendilerince. Oysa
şiir, şiir olarak doğar. Ya da iner, bilmiyorum. Ha, siyasi yanları
olabilir, aşka değinen, arzuya değinen yanları olabilir, o başka.
Şiir, hayatın ta kendisidir. Ama doğduktan sonra da, uçar gider.
Nereye giderse. Bilemeyiz. Şair, artık yalnızdır. Doğurmuştur ve
biter. “Okunur azala azala.” Eti ve ruhu gider.
Velhasıl-ı kelâm: Şiir, acıtarak ve hissederek doğar.
Haydi bir başka
iç-içelikten daha söz edeyim de, belki meraklı bir okura zihin
çelici bir yol açar, Yeis ile Tabanca’daki “Fal” başlıklı şiirinden
bir başka kitabın Gül ve Telve’ye gidiş nasıl oldu?
Gül ve Telve, tesadüf ya da bir kaza sonucu doğdu. Bak,
yine aynı sözü kullanıyorum: Doğdu. Yaratıldı ya da yazıldı değil.
İş arkadaşım Aslı Bleda bir gün gelmişti, “Bana fal bakar mısın?”
diye. “İşim var, git başımdan Aslı,” dedim, “fincanı oraya bırak,
yazılı olarak veririm.”
Sonra yazdım ve verdim. Sonra ve sonra, çalıştığım yerdeki
kızlar başıma üşüştüler, “Bana da, bana da bak,” diye. Böyle böyle
başladım. İlke olarak erkeklere bakmıyordum. Bilgisayarı da yeni
öğreniyorum. Mac Classic. Daktilodan kurtulma zamanı. Yazdığın şeyi,
değiştirebiliyorsun ve yeniden daktiloda yazman gerekmiyor. İkisini
de saklayabiliyorsun. “Aaa! Bu ne kadar güzel bir icâd,” demiştim,
kendi kendime. Dolayısıyla falları da atmadım. Kimbilir, belki bir
gün lâzım olur, öyle değil mi? Eee, birikti tabii... Farkettim ki,
yazdığım, (baktığım değil, zaten bakmıyordum, uyduruyordum) fallar,
aslında şiir. Aklıma “Fal” şiiri geldi. Yeis ile Tabanca’yı açtım,
şiiri buldum. (Şiirlerimi unutmak ya da hatırlamamak gibi, kötü ya
da iyi bir huyum, var. Hiçbir şiirimi ezbere bilmem. Bilmiyorum.)
Kökü orda. Nedenini bilmiyorum. Ama “Fal” şiirinde, fincan kırılır,
biliyorsun. Telve, ortaya saçılır. Belki o fincandaki telveler, Gül
ve Telve’ye sıçramıştır. Sonra, falları belli bir sayıda bıraktım.
Onların karşılıklarını, aynalarını yazdım. Bu sefer işin içine,
tasavvuf da girdi. Gül ve Telve’deki her fal, birer hayattır.
Fazlasıyla, bir hayatın da, değişik dönemleri. Gerçekten.
Gül ve Telve, zenbille inmemiştir. Ama zenbil, sıkı sıkı
düğümlenerek ve sabırla dokunmuştur, üstü örtülmüştür. (Zenbili
bilmeyen, açsın sözlüğe baksın.) Açarsan, “içindekiler” dağılabilir.
Yanlış anlaşılmasın, Pandora’nın Çömleği (ya da Pandora’nın
Kavanozu) filan değil. Yine de bir kadın kitabı diyebilirim. Büyük
bir bölümü, Amerika İngilizcesine çevrildi. Herhalde sonbahara doğru
çıkar New York’ta.
Yeis ile Tabanca’yla, Gül ve Telve arasında Hayal
Kumpanyası var. O kitap, daha çok Yeis ile Tabanca’nın devamı
gibidir. Belki de, ikisi “bir” kitap. Hayal Kumpanyası, 250 tane
basıldı ve Yunus Nadi Ödülleri’nin şiir dalında mansiyon aldı.
Tasarımını büyük bir zevkle Bülent Erkmen yapmıştı. (Kitabı
tasarlarken Bülent bana şöyle bir şey dedi: “Şiir kitabında, sayfa
numarası olmaz.” Nasıl hak vermiştim. Şiir, şiirdir.) O yıl,
birinci, ikinci, üçüncü ödülü verilmedi. Sadece mansiyon verildi.
Ben de ödülü reddettim. Bir de mektup yazdım: “Demek ki, bu yıl iyi
şiir yazılmamış,” mealinde bir şey. Derdim şuydu, bana
verilmeyebilir. Ama niye birinci, ikinci, üçüncü yok? Ya da niye
var? Bir ne, iki ne, üç ne? Patates mi bu? Bunu sen de yaşadın, ENKA
Kültür ve Sanat Vakfı’nın şiir ödülünde “mansiyon” aldın. Melih
Cevdet Anday’la birlikte. Orada da birinci, ikinci, üçüncü yoktu.
Bunları hiç bilememişimdir. Ya da toyduk. Bazı şeyleri bilmiyorduk
ya da bilmezden geliyorduk.
Konu dağıldı. Dediğin doğru, Gül ve Telve’nin anası, “Fal”
şiiridir. Nedenini bilmiyorum. Belki de bilmek istemiyorum.
Baştan beri, bir
şairin en büyük yolculuğunun kendi dili içindeki yolculuk olduğunu
biliyorsun. Yağmur Taşı farklı Türkçelere, belki de Türkçenin, bugün
yaşansa da, şimdi bize arkaik gelen ya da hiç bilmediğimiz
havzalarına yapılmış bir keşif yolculuğu gibi geliyor bana... Bu
gözleme katılır mısın?
Bahadır, biliyorsun işim icabı, o “coğrafya”ya çok
yolculuğum oldu. Özbekistan, Kazakistan, Azerbaycan, Gürcüstan...
Farkettiğim, daha başından beri şuydu: “Yolcu” değilim, “yol”um. Ama
yol yok. Belki de yolu yapmaya çalıştım. Azerbaycan dili, örneğin,
şâhâne bir dil. Musikili, âhengi var. Azeriler şarkı söylermiş gibi
konuşuyorlar. Zaten dile merakım ortaokul yıllarından başlıyor,
düşündükçe, Azerbaycan dili bana Türk dilinden daha mantıklı geldi.
Bir anım var Azerbaycan’da, hiç unutamam, işyerimin şoförü, akşam
saat altı filan, her odanın kapısına gidip “Sağol,” dedi. Oradaki
Azeri ortağımıza sordum, “Biz ne yaptık ve niye teşekkür ediyor,”
diye. (Bu arada Azeri ortağımızın konuşmasıyla, evinde dalga
geçiliyormuş, bunu da biliyorum. Türklerle fazla içli–dışlı olduğu
için, dili bozulmuş.) Meğer, “Sağlıcakla kalın,” diyormuş. Güzel
değil mi! Bir örnek daha: Güzel sanatların Azerbaycan dilindeki
karşılığı ince sanat. Yani “fine arts.” Bu da güzel değil mi!
Kendini bilmeyenler, Azerbaycan diliyle dalga geçiyorlar, önce
kendilerine baksınlar. Farkettiğim başka bir şey de, doğduğum yerin,
Bartın’ın başka bir Türkçeyle konuşması. “Yabancı”larla mükemmel
Ankara ya da İstanbul Türkçesi konuşurlar. (Yabancılar, yani
Bartınlı olmayanlar.) Kendi aramızda, Bartın diliyle konuşuruz. Şive
değil, ağız değil. Her ne ise, annemin bana şöyle sorduğunu
hatırlarım: “Sen okulda da böyle mi konuşuyorsun?” Cevap: “Yoo...”
(A-ah! da diyebilirdim ve terliği yerdim.) Bir vesileyle,
Litvanya’nın Ankara Büyükelçisiyle tanıştım. Halina Kobeckaite
Hanım. Karay. (Karaköy semtinin adı Karaylardan gelir. Karaylar,
farklı bir Musevi mezhebindeler. Yahudi değiller. Yine de işin
içinde, ticaret var tabii. Hazar’larla ilişkisi var-yok, hep
tartışılıyor.) İngilizce konuşuyoruz. Karay şiirlerini Türkçede
nasıl tanıtabiliriz, filan. Ölmekte olan ve korumaya alınan bir dil.
Yeğeni de yanındaydı. Kendi aralarında Karayçe konuşuyorlar. A-aaa...
Bartın Türkçesi neredeyse! Litvanya nere, Bartın nere? Kestik
İngilizceyi, bildiğimiz gibi konuştuk. Sanki teyzemle konuşuyorum.
Sonuçta, bir ana damarın olduğunu keşfettim. Taşkent’te en sevdiğim
şey pazara gitmek ve pazarlık etmekti. Ana damar, Türkçe. Burada,
Dağlarca’yı nasıl anmam: “Türkçem, ses bayrağım benim.” Gerçekten
öyle oldu, benim ses bayrağım oldu. Kazak dili biraz çetindir ama
onu da kıvırabiliyorsun.
Yağmur Taşı, bizim kutsal taşımız yadadan doğdu. (Bak,
İngilizcesi jade, yeşim taşı. Fransızcası da öyle. Halbuki biz hep
övünürüz, başka dillere yoğurt sözünü verdik, diye. Kim bilir ki,
yoğurt aslında Moğolcadır.)
Yağmur Taşı, bence bir tarih ve sosyoloji kitabıdır. Şiir
kitabı kimliğinde belki. Türkler nasıl dağılmış, nasıl birbirlerine
düşman olmuş, (Azeriler ve Türkmenler, örneğin, birbirlerini
sevmezler. Nedeni Hazar denizi. Bu arada örneğin de Ermenicedir,
belirteyim.) çil yavrusu gibi dağılmışlar! Ben Türkçelerin hepsinde
bir güzellik görüyorum. O kitaba biraz da epope gibi bakıyorum.
Cesaretim olsa, Orhon alfabesiyle yazardım. Taş üstüne, yaz yaz,
bitmiyor. Hilmi Yavuz’la bir telefon konuşmamız var. Kitabın
birazından haberdar, “Hocam,” dedim, “bu kitap bitmiyor.” O da bana
şöyle cevap verdi: “Evlâdım,” dedi, “sen şairsin, akademisyen
değil.”
Yalnız şu bir gerçek, benim bir derdim var ve onu sadece
şiirle ifade edebiliyorum. Değişik Türkçeler var. Değişik Türkçeler
varsa, değişik insanlar, değişik toplumlar var. Dil, konuşulan ya da
yazılan, insanların yaşama biçimlerini, düşünme biçimlerini de
etkiler. Yağmur Taşı’nda, “Beyoğlu Taşı” şiiri vardır. Pırıltılı,
parıltılı, arkası sırla kaplı, elmasa ya da pırlantaya benzeyen
“cam!” Neden Beyoğlu Taşı demişler? Bir şey hatırlatıyor mu bu sana?
Dil, ya da Türkçe, Türk insanının tâ kendisidir. Birlikte yaşayan
insanlar da bir “şey” oluşturur. (Toplum ya da millet demeye dilim
var(a)madı.)
Zardoz: Taş Tanrı
isimli bir film seyretmiştim, henüz ergenliğimin başlarında. John
Boorman yönetmişti. Sean Connery ile Charlotte Rampling
oynuyorlardı. Garip bir filmdi, biraz fütüristik, biraz da mistik...
Türkçenin içinde, katmanlarında bir şaman gibi geziyorsun da, ne
olacak, nasıl adlandırılacak bu şimdi?
Sen, zor sorular soruyorsun. Eh, bildiğimiz kadarıyla,
şairlikle şamanlık arasında bir şimşek, şer’are var. Ama fay da var,
kırılma çizgisi. Zardoz’da, tuhaf bir faşizm gözlersin.
Ölümsüzler... Kendi aralarında oy verip, kendi aralarından birinin
yaşından alırlar ve kazanırlar. Yanlış hatırlamıyorsam. Karar
verildiğinde birdenbire, yetmiş, seksen yaşına gelirsin. Bunu icâd
eden bilimadamı da yaşlılar arasındadır. Hepsi ölümü bekler ama
ölemezler. Çünkü ölmeyeceklerdir. Bu şuna benziyor: Şimdiki
sitelerde, mahalle olmayan yerlerde yaşayan insanlar bir aradadır,
bir arada eğlenirler, yaşarlar, dört çekerler, oysa ki dünya
çökmüştür, bir de insanlar vardır. Onların bakkalları, çakkalları,
berberleri, eczaneleri, bankaları, her ne ise, işte onlar vardır.
Toplum denen şey de, tam budur işte. İşte o insanlar günümüzde oy
kullanıyor ve istedikleri partiyi iktidara getiriyor. Eee? Beğen
beğenme. O filmde, Sean Connery’nin ve Charlotte Rampling’in
yaptığı, insanlığı yeniden kurmak gibi bir şeydi sanki. Bir tür Adem
ile Havva hikâyesi. (Hikâye mi, gerçek mi onu da bilmiyorum ya.)
Çürüyen şeyin kokusunu duyuyorum ama elimden bir şey
gelmez. Şairlikten başka. Ülkemdeyim. (Ülkem neyse, ben de oyum.)
Bana kalırsa, filmdeki en çarpıcı sahnelerden biri şudur:
“Beni de öldür, beni de öldür!” Zardoz, çoktan öldürülmüştür.
Öldürülebileceği, öğrenilmiştir. Kaldı ki, Zardoz, bir tür
hokkabazdır zaten.
Oysa, dünya hepimize yeter. Yeter ki, itinalı olalım.
Dikkatli olalım.
Şamanlık da bu herhalde. İşin içine ecza da girer, ot da,
otacılık da. Türkü söylemek de.
Zardoz’un Wizzard of Oz’dan geldiğini farkeden ne yapar?
(Nedense aklıma, güvercin kanadı sözcüklerinden cımbızla çekilmiş
Üvercinka kitabı geldi. Cemal Süreya nur içinde yatsın. Türkçenin
sırlarına vakıf olan Zaza.)
Bize gereken şeyler, buğday, üzüm, zeytin, su, süt, çeşitli
yemişler, vesaire. Petrol değil.
Senin “kitap”
yapmayı sevdiğini biliyorum. Yazarken, kurarken, açık uçlu da olsa,
hep bir yapı kurarsın. Her kitabının da üzerinde ince ince
çalışırsın... Böyle yapınca ne oluyor ki?
Ben aklıma geldikçe şiir yazıp, onları biriktirip, sonra
kitap yapmıyorum. Daha doğrusu yapamıyorum. Ben, mimarım. Belki
yetiştirilme biçimimden, belki de büyük bir kitaba gitme isteğimden.
Kitaplarımı da hep bir fasikül olarak görüyorum. Operanın opusları,
parçaları yani. (Bak, nedense Latin diline ihtiyaç duyduk.) Aslında,
opera benim. Naçizane bir insan. Yukarıdaki de görüyordur. Onun
verdiklerini, bir araya getirmeye çalışıyorum. Kolay da değil, ha!
Yukarıyı da çözebilmiş değilim. Yukarıdaysa, niye aşağıya inmiyor?
En azından bir bardak su veririm. (“Bir bardak su ver, yeter.”)
“Seyrelttiğini”
düşünüyorum. İlk kitabından Vâridik, yoğidik.’e geldiğimde, peşpeşe
bir okumayla izlediğimde, giderek seyreltiyorsun şiirini. Sıfatlar
azalıyor. Dizeler kısalıyor. Şiirlerin uzunluğu da... Etkiyi ve
çağrışımı yoğunlaştırmak mı amacın, yoksa şiirin kendinden başka bir
şey olmaması yönünde bir gayret mi bu?
Eee, şiir, şiirdir. Belki değişiyordur. Geçenlerde bir
arkadaşımdan duydum: Bir internet sitesinde on altı bin şair varmış.
Türkiye’de. Hoppalaaa! Biraz kurcaladım siteyi, babamın anneme
yazdığı şiirler daha iyi. (Evlenmeden önce yazmış, onu tavlamak
isterken. Eh, işe de yaramış, ben ve iki ağabeyim doğdu. İyi ki.)
Ben, Türkçeye âşığım. Türkçelere de âşığım. Dil yoksa, biz
yokuz. Buna inanıyorum. İş de yok, aş da yok, aşk da yok, arzu da
yok, başını sokacağın yer de yok. İstediğin kadar çoğalt. Kısacası
hayat yok. Dil, insanlara verilmiş en önemli melekedir. (Cinlerin ve
hayvanların konuşmalarını da, bu arada, anlamak isterdim. Cin var
mı, onu da bilmiyorum. Ama Çin var. Harf kullanmıyorlar. Zapta
geçsin.)
Vâridik, yoğidik.’i bir Türkçe Hayat Bilgisi ders kitabı
gibi düşündüm. Bütün Türkçelerde anlaşılsın. Bu bir. Herkes anlasın.
Bu iki. Anlamayan anlamasın. Bu üç.
Ne var ki, o kitap karmaşıktır. Hepimiz ne kadar
karmaşıksak. Hepimizin hayatı. Hepimiz dili kullanıyoruz, dilin
içinden bazan çekinerek çekersin, bazan yaratırsın, bazan
abartırsın. Örneğin, “Ver gazı, ver gazı!” nereden çıktı? Eh,
çıkmış. Hepimiz insanız. Nasıl yaşıyorsak, öyle konuşuruz.
Belki tekrar söylüyorum: Dil, hayattır. Nasıl söylenirse
söylensin, yazıkla, bedenle, bakışla, gözlerle, ellerle, düşmeyle,
hayatla, ölümle, duruşla, varoluşla, ruhla... (Yazık, Rusça dil
demek. Aynı Türkçede olduğu gibi, hem ağzımızın içindeki organ, hem
de konuşmaya, anlaşmaya yarayan sistem. İngilizcede tongue ve
language ayrı şeyler. Niye, bilmiyorum.)
Dil, insana dar gelirse, yürür. Yürümeye başlar. Belki de
koşmaya.
Şiir de öyle.
Şiir de, koşmaktan gelmez mi?
Belki de sadece “A!” Demek isterdim. Belki de, bu ses
yeter. (Ama ünlem koyduğuma göre, demek ki yetmiyor. Çünkü “A-aaa...”
da başka.)
Sartre’dı
yanılmıyorsam, şu mealde bir şey söylemişti; “Şair bazı kelimeleri
yan yana getirdiğinde bir görünüm yarattığı sanılır, oysa o yeni bir
nesne yaratmıştır.” Aklımda kaldığı gibi yazdım. Yağmur Taşı ile
Vâridik, yoğidik.’e bakıyorum da, ritmi artık dizenin kendi içindeki
iniş çıkışlar, yakın uzak ilişkileri ve ses değerleriyle değil, ya
fiil zamanları ya da kelimelerin çağrışım ve tınılarıyla sağlamaya
başladın. Bu yeni bir şey mi sence?
“Mimarım,” dedim. Bir yapı oluşturmaya çalışıyorum. O
yapının içinde, insanlar otursunlar, yemek yesinler, sevişsinler,
doğsunlar, doğursunlar. Bu yapıyı oluşturma isteği, belki de dünyayı
anlama isteği. Anlamak, dedim, ama o sözdeki geniz n’sini yazıda
yansıtamıyorum, zihinle ilgili bir hâl.
Kır Ağı kitabım, benim ilk kitabımdır aslında. Lisedeyken
yazmıştım. Yeis ile Tabanca’ya başladığımda, o kitabı görmezden
geldim. İçindeki şiirleri de. Sonra baktım ki, onlar şiir ve kitap
da kitap. Peki, çıktı. Bir şair arkadaşım, “Sen sadece bir harf
yazsan, o da şiir olabilir,” demişti. Ben de “Saçmalama,” demiştim.
Saçmalamasın, çünkü ben dünyayı anlamaya çalışıyorum. Bozuyorum,
çatıyorum, bozuyorum, çatıyorum, kırıyorum. Hepimiz, insanız
sonuçta. Üstüne basarak söyleyebilirim ki, dil bir yılandır. (Kobra
mı, değil mi, artık bilemem.) Ne var ki, tatlı söz de yılanı
deliğinden çıkarır. Sonra yılana ne olur, bak, onu da bilemem.
Bana kalırsa, Homeros’tan, Gılgamış Destanı’ndan, William
Shakespeare’den, Yunus Emre’den, Dante’den, say istediğin kadar, bu
yana, şu yaşadığmız zamana kadar, hiçbir şey yeni değildir. Kimse
kendini aldatmasın.
Önemli olan şey, yazarken haz duyup duymadığındır. Ya da,
dilin belini getirmek.
Ben, Yunus’ta ne gördüysem, onu yaptım. Hep yapmaya
çalıştım. O, dilini ne kadar biliyorsa, ben daha azını biliyorum.
Bildiğim, bu. Göz kırpma da bir iletişim biçimidir ama aktaramazsın,
yazıya dökemezsin.
Bir şey söyleyeyim, bir sesi yazıya dökemedim. Türkçede
var, başka dillerde bildiğim kadarıyla yok. “Cık.” (Ancak böyle
yazılabilir herhalde.) Yağmur Taşı’nın ilk adı bu ses idi. Bak, harf
demedim, sözcük demedim. Ama yine dile ihtiyacın var. Organ olan
dil. Bir dilsiz (aslında dili var ama konuşamıyor, diyelim, çünkü
tad alabiliyor), yazamadığım o sesi çıkarabiliyor. “Cık!” Yeter mi?
Bir başka gözlem
ya da okuma diyelim; son iki kitaptaki şiirlerin çoğu bir
anıt-taş’a, veya bir kitâbeye yazılabilirmiş gibi geldi bana... Bir
tür balballar dikme işi... Bozkıra, uçsuz bucaksız bir düzlüğe,
aralarında hayli mesafe konarak bırakılmış bir dizi kitâbe...
Türkçenin, Türkçelerin farklı coğrafyalarından kimi işaretler de var
burada... Bu iki kitap, bir tür “kitâbeler” kitabı olarak da
adlandırılabilir mi?
Kesinlikle. Balballar da doğru bir benzetme. Balballar,
dağınık ve düzenlidir. Sağdan, soldan, aşağıdan, yukarıdan,
istediğin gibi oku. Vâridik, yoğidik.’e, herhangi bir sayfadan
başlayabilirsin. Ya da başlamazsın. Bir sayfayı açar ve sadece orayı
okursun, ya da oradaki bir sözü. Bu kitabın, varlığın ve dilin
birlikteliğini sorguladığını düşünüyorum. “Vâridik, yoğidik.”te,
Orhon işaretleriyle yazılmış söz, amdır. Hepimizin çıktığı yer.
Bütün insanların çıktığı yer. Şimdi kelimesi de amtıdan gelir.
Amtının kökü de amdır. Böylesine hayat dolu bir sözün, binlerce yıl
sonra ne hâle geldiği ortada. Ya tabu sözü olarak görülüyor, ya da
sadece küfürlerde kullanılıyor. Giderek, şunu da söyleyebilirim o
zaman, böylesine kıvrak, dilini yayan, diliyle egemenlik kuran,
dilini bir lingua franca, ticaret dili yapan insanların, bugün
geldikleri yer de öyle. Şiddet, ya da küfür. Saygısızlık, bencillik.
Ya da gelmedikleri yer. Bana kalırsa, geldikleri yer de, yer değil.
Çünkü öyle bir yerin tanımı yok. Yiyip içip yatıyoruz sadece. Zihin
fukaralığı had safhada. Bu fukaralık da, her türlü iletişimin ve
yönlendirmenin yoluyla, tetikleniyor, katlanıyor ve ivme kazanıyor.
(Şimdi ivme ne diyeceksin, acceleration. Yoldan on altı yaşında bir
çocuğu çevir ve sor, ne demekmiş bakalım ivme...)
Yani Bahadır, nereden geldik, nereye gidiyoruz, biz kimiz
gibi soruları taşıyan kitaplar, Yağmur Taşı da, Vâridik, yoğidik.
de. Benden böyle şiirler beklenmiyordu, birçok arkadaşım şaşırdı.
Rahmetli Mehmet Günsür, Yağmur Taşı’nı resimlemeye kalkmıştı, bir
şey diyemedim. Çok da güzel şeyler yaptı. Sonra, ona, “Memo, ben
resim filan istemiyorum,” dediğimde, on gün filan küsmüştü bana.
Yağmur Taşı’nı çıkmadan önce Sencer Divitçioğlu’na vermiş Mehmet.
Sencer Hoca, “Ben şiirden anlamam,” demiş, Mehmet de, “Ağabey, bi’
oku,” demiş. Sonra dört sayfalık bir mektup geldi Sencer Hocadan.
Ha, anladım ki kitabım anlaşılmış. Ece Ayhan gibi söylersem, “Benim
meramım başka!” Anlayana. Kuş, böcek, deniz şiiri yazmıyorum.
Entellektüel bir şiir de yazmıyorum.
Kitâbelere tekrar gelirsek, Orhon Kitabelerini okumamış, Göktürk
Kitâbelerini okumamış, “Aprın Çor Tigin, niye ders kitaplarında
yok?” sorusunu sor(a)mayan insanlarla işim yok. Artık her şey
bilinsin. Kristal kırıldı. Yapıştırılamaz. (Porselen
yapıştırılabilir oysa ki.)
Ben Yağmur Taşı
ile Vâridik, yoğidik.’in hayli “yeni” bir tavır olduğunu
düşünüyorum... Kimileri “yeni”nin sadece biçimden geçtiğini
düşünüyorlar şu sıra... Oysa mevcut araçların tükenmeyen
imkânlarının yoklanmadan, bu kolaylığa sırt dayamanın öyle matah bir
şey olmadığı açık... Türkçe ve Türkçelerin havzalarındaki bu
yolculuk sürecek mi, yoksa bir ara durak, bir işâret miydi sadece
bu?
Bana el verenler belli. Ahmed Hâşim, Yahya Kemal (Ahmed
Agâh da diyebiliriz), Âsaf Hâlet Çelebi, Behçet Necatigil, Oktay
Rifat (ki şiir yazmaya kırkından sonra başlamıştır), William Butler
Yeats, Osip Emilyeviç Mandelştam, hâlâ şiir yazan arkadaşlarım.
Onların yaptıklarına bakarsak, bu yolculuğun nereye gideceğini,
yolcunun kim olduğunu, yolun ne menem bir şey olduğunu, az çok
kestirebiliyorum. Ama kestirebiliyorum. İnan ki bilmiyorum.
(Türkiye’de hiçbir şey bilinmez. Her şey gökten iner. Öyle
zannederler. Zannederiz.) Sadece Türkçenin çok güçlü bir dil
olduğunu biliyorum. O yüzden, hokkabazlık yapmaya gerek de yok.
Eskiden, “Şiir dörtgendir,” diyordum. Şimdi demiyorum. Şiir adları
üzerine, sözgelimi, çok düşünmüşümdür, “Şiir adı, şiire dahil midir,
değil midir,” diye. Artık öyle düşünmüyorum, şiirin adı, şiirin
içinde de olabilir. Ya da şiir, adıyla başlamayabilir. Belki şiirin
altına kendi imzamı, adımı, her ne ise, koymam artık. Anonim olmak
istiyorum. Ama pasaportumda meslek hânesinde author yazıyor. Bu da
bir çelişki.
|
|