| |
Söyleşi:Bâki
Ayhan T.
[Şiirlerini 1980’lerin ortalarından beri okuduğum halde
Tuğrul Tanyol’la geçen bahar üniversitenin Göztepe’deki kampüsünde
tanışmış, içtiğimiz sigara ve kahvelerin eşliğinde 1980’lerdeki
ortamı konuşmuştuk. Ben hazırladığım yeni bir çalışma için o
dönemleri merak ediyor ve döneme ilişkin bir şeyler öğrenmek
istiyordum; Tanyol ise dönemin içinden gelmiş şairlerden biri olarak
anılarını, izlenimlerini benimle paylaşıyordu. Sadece 1980’lerden
değil, yenilerde neler yaptığından da söz etmiştik o gün. Bana yeni
dosyasının hazırlıkları içinde olduğunu da söylemişti. O dosya,
Her Şey Bir Mevsim, şimdilerde bir kitaba dönüştü ve ben
Tanyol’la o kitabı konuştum. Tabii, söyleşimizin sınırları yeni
kitabı hayli aştı. Söyleşi yapmak, söyleşiye muhatap olmaktan daha
zordu galiba. Benimle de son yıllarda epeyce söyleşi yapıldı ama ben
soruları hazırlayarak biriyle söyleşi yapacaksam onun şiirini hemen
her yönden kuşatmış olmak isterim. Bu bakımdan, söyleşi yapmanın,
söyleşiye muhatap olmaktan zor olduğunu biliyorum! Şimdiye kadar
kendi isteğimle söyleşi yapıp bunu yayına dönüştürdüğüm tek şair
olarak Haydar Ergülen’i hatırlıyorum. Şimdi de kuşağın öncülerinden
bir başka şairle buluşup konuşacak ve bir söyleşi
gerçekleştirecektim. Ergülen gibi Tanyol da beni evine davet etme
nezaketini göstermişti, söyleşiyi şairin Moda’daki evinde
gerçekleştirecektik. Bilenler bilir; kimi şairleri tanımak kişi için
hayal kırıklığı olur. Tanyol ise kendisiyle tanışmaktan, şiir
konuşmaktan ve yakın geçmişe dair bir şeyler öğrenmekten mutlu
olduğum birkaç şairden biriydi. 14 Kasım 2006 Salı günü akşam
saatlerine doğru, Bahariye’den Moda’ya doğru giden yolda ağır ağır
ilerlerken bir yandan vitrinlere bakıyor bir yandan da Tuğrul
Tanyol’a soracağım soruları kafamda toparlamaya çalışıyordum. Gerçi
yaklaşık iki haftadır elimde olan Her Şey Bir Mevsim’deki
şiirleri birkaç kez okuduktan sonra epeyce soru hazırlamış ve
bunları da yazıya geçirmiştim ama Bahariye’de ilerlerken
vitrinlerdeki görüntülerin birbiri üstüne binmesi gibi sorular da
birbiri üstüne biniyor, birbirine karışıyordu. Tanyol’un evi, zaten
yıllardır gezdiğim yerlerden olan Moda’nın Bomonti’si civarında
bulunduğundan evi bulmakta zorlanmadım. Tanyol’un eşi Işıl Hanım’la
ve oğlu ???? ile de tanışma zevkini tattım. Şiirin, şiir konuşmanın
tadına karışan çayların ve pastayla kurabiyelerle tadını da sanırım
hiç unutmayacağım.]
BAT: 1980
Kuşağı’nın şiiri değişik renkleriyle bugün yeniden gündemde. Önceki
yıl Milliyet Sanat’ta, Varlık’ta tartışma yazıları ve
dosyalar yayımlandı. Başka dergiler de 1980 Kuşağı şiirine yönelik
dosyalar hazırladı, hazırlıyor. Siz bugünden baktığınızda, aradan
geçen yaklaşık otuz yıldan sonra, hem 1980’lerin başlarındaki döneme
hem de dönemde geliştirilen şiire nasıl bakıyorsunuz?
TT: Şimdi 1980 aslında gündemden hiç düşmedi. 80 Kuşağı
deyince neyi, kimi anlamak lazım? Bu kuşak Tuğrul Tanyol, Adnan
Özer, Haydar Ergülen, Ali Günvar, Mehmet Müfit, Metin Celâl vs ile
giden bir kuşak mı; yoksa bunun içine Akif Kurtuluş’u, Ali
Cengizkan’ı, Hüseyin Ferhad’ı, Hüseyin Haydar’ı vs katmak gerekir
mi? Yani, o kadar çok şair çıkmıştı ki o günlerde, 1970’lerin
sonlarından gelen ve 1980’lerde devam edenler filan. Aslında
tartışma biraz da buradan çıkıyor. 80 Kuşağı denince bütün bu
şairler anlaşılmıyor, ilk grup etrafında dönüyor. Bu tartışma ise
pek yeni değil, o zaman da vardı bu tartışmalar ciddi biçimde. Bu
ilk grubu nasıl tanımlayabiliriz? İşte Üç Çiçek’le başlayan,
Poetika ile devam eden, onun dışında Fanatik gibi,
Şiir Atı gibi, daha sonra Sombahar’a doğru bütün
farklılıklarıyla birlikte giden bir şiir nesi demek lazım,
ona da karar veremiyorum, şiir gruplaşması demek lazım belki.
BAT: Bence şiir
atılımı demek lazım; çünkü ilk gruptaki isimler bence 80
Kuşağı’nın oluşmasında öncülük edenlerdir, ilk atılımları
gerçekleştirenlerdir. 80 Kuşağı denince de benim aklıma ilk
saydığınız isimler geliyor öncelikle. İsterseniz buradan yola
çıkarak konuşalım, bu çekirdek kadrodan.
TT: Saldırıların temeli şuydu esasen, yazıldığı günlerde de
bu gruba saldırılar vardı, politik bir şiirden çıkış kapısı arıyordu
insanlar. 60’lar, özellikle de 70’ler son derece politize bir
şiirdi. 80’lerin öncüleri de apolitik kişilikler değildi, hepsinin
belli bir politik görüşü vardı, bundan da taviz vermiyorlardı. En
son Mühür’de senin yazını okudum, çok doğru bir noktaya
değinmişsin orada, saldırılara uğrayan 80’lerin ilk kuşak şairleri
zaten 1970’lerin sonlarında da yazıyorlardı ama sistemli biçimde
şiirlerini yayımlayacak bir zemin bulamıyorlardı, çıkış noktası
bulamıyorlardı, kapılar kapatılıyordu bize genellikle.
BAT: Peki, acaba
bir zemin yaratma çabası mıydı ilk çıkışınızın gerekçesi?
TT: Aynı dergide işte Sennur Sezer’in falan verdiği
cevapları da okudum, okurken de güldüm, hatırladım o günleri
yeniden, efendim bunlar 12 Eylül’ün yarattığı şairler filan, halbuki
dediğim gibi biz 12 Eylül’ün öncesinde de yazıyorduk, senin yazında
dediğin gibi aynı şiirleri yazıyorduk, sadece yayımlayacak yer
bulamıyorduk. Bütün bu kavga ve kızgınlık belki de, sözcüğü sevmeden
tırnak içinde kullanacağım, “şiir iktidarları”nı tehlikede
gördükleri için daha çok bizim gruba saldırdılar.
BAT: Sizi çok iyi
anlıyorum; çünkü şimdilerde benzer saldırılar bize yapılıyor. İlginç
olan da, önceki kuşağın usta şairleri durumu normal karşılıyor da
genellikle yeteneksiz, birikimsiz, şiirine güvenmeyen kifayetsiz
muhterislerden geliyor saldırılar; işte “genç şiir yok, genç şair
yok” teraneleri vs.
TT: Evet yani şiirin değişeceğini fark etmişlerdi, şiirin
farklı bir yere gideceğini fark etmişlerdi ve buna doğru bir saldırı
vardı. Biz de boş durmadık, belki bizim de gerekli gereksiz
çıkışlarımız oldu, ama herkes kendinden bir öncekine saldırır, biz
de onu yaptık ama yaparken zaten yazılmakta olan şiiri
beğenmediğimiz için farklı bir yere doğru gitmek istedik. Bu çok
bilinçli bir hareket değildi, bu saydığım ilk gruptaki şairlerin
birbirleriyle hiçbir şiirsel benzerlikleri yoktu, örneğin Adnan Özer
daha çok folklorik bir söylemden geliyordu (ki, zaten daha çok Yaşar
Miraç’la birlikteydi) ama farklı bir şiir söylemine doğru yol aldı.
Mehmet Müfit son derece İstanbullu ve kabadayı bir ağızla başka bir
şiir yazıyordu. Ali Günvar oldukça delişmen bir söyleme ve oldukça
kültürlü bir söyleyişe sahipti. Haydar Ergülen daha sonra Ankara’dan
gelip katıldı Üç Çiçek’e. Haydar ikili bir şiir yazıyordu,
bir taraftan “sahi ben senden mi doğdum anne” diyen ama bir taraftan
da Ece Ayhan, İsmet Özel şiirine yakın duran bir yapısı vardı.
Farklı seslere sahip insanlardık. Peki bu insanları bir araya
getiren şey neydi? Hepimiz dönemin Yazko gibi, Sanat Olayı
gibi, Gösteri gibi belli dergilerinde şiirlerimizi
yayımlıyorduk. Şiir yayımlayamama gibi bir durumumuz yoktu ama
söyleyeceklerimizi o dergilerde rahatça söyleyemeyeceğimizi
hissettiğimiz için kendi dergilerimizi çıkardık. Cemal Süreya’nın
dediği gibi şiir gençlerin çıkardığı dergilerde varoluyor. Bir sürü
genç dergi de vardı o dönem. İzmir’de Küçücük, Ankara’da
Yusufçuk, Kayseri’de Hakimiyet Sanat. Oldukça da ateşli
bir şiir ortamı vardı.
BAT: Kuşaklararası
ilişkiye bakıldığında, kendi şiirini oluşturmuş şairler, bir sonraki
kuşakla çatışma içinde değil de genellikle onu anlama eğiliminde
oluyor. Sözgelimi 1980’lerden başta Haydar Ergülen, Metin Celâl,
siz, Salih Bolat gibi adları şu anda aklıma gelen şairler 2000’lerde
gelişen şiire saldırmayı gereksinmiyorlar. Oysa yine 1980’lerde ve
sonrasında yazan ama kendi poetikasını oluşturmayı becerememiş bazı
isimler yeni ve genç şiire karşı muhalif bir tutuma giriyorlar,
saldırı zihniyetiyle davranıyorlar. O dönemde de böyle miydi,
saldıranların yanında sizin ne yapmak istediğinizi anlayan, sizi
destekleyen isimler var mıydı?
TT: Kuşkusuz vardı, ben kendi hesabıma konuşabilirim, benim
yazdığım şiiri baştan itibaren Hilmi Yavuz destekledi, Doğan Hızlan
destekledi, daha sonra Cemal Süreya ile olan dostluğumuz sadece bir
masa dostluğu değildi, yani benim şiirlerime duyduğu sevgi
nedeniyle beni kendisine yakın hissetti. Gerçi Cemal bunu çok açık
olarak, mesela Sunay’da (Akın) olduğu gibi belirtmedi, öyle yanları
vardı Cemal’in.
BAT: Ama zaten
ilginçtir, çok açık isimlerini verdikleri, destekledikleri, zar
attıkları da bir süre sonra tıkanıp yok oldular!
TT: Yani, Cemal’de vardı biraz öyle o huy, mavi boncuk
dağıtmayı severdi. Ama benim değer verdiğim insanlar benim şiirime
değer verdiler. Yani Edip Cansever’le olan dostluğumda da (ki, Cemal
kadar yakın değildik Edip Abi’yle) Turgut Abi’yle olan dostluğumda
da hepsi sıcak bir şekilde kabul ettiler beni evlerine.
BAT: Genelde
İkinci Yeni’den isimler saydınız. Acaba 80 Kuşağı şiiriyle İkinci
Yeni arasında bir ruh akrabalığından söz edebilir miyiz?
TT: Şunu diyebiliriz, bak çok ilginç mesela, Cemal Süreya
bana hep şunu söylemiştir: “Senin şiirinin İkinci Yeni’yle ilgisi
yok, senin şiirinin Garip’le de ilgisi yok. Sen şiirini daha öncede
bir yere bağlamaya çalışıyorsun.” Zaten benim yapmaya çalıştığım da
oydu. Yani ben Garip’ten itibaren Türk şiirinin belli ölçüde akmakta
olduğu yatağından saptırıldığını düşünüyordum. Belki de modern şiiri
oluşturan bazı ana kaynakların boş geçildiğini düşünüyordum. Yani,
bakmayın Türk şiirinde çok fazla Nâzım’ın adının geçtiğine, Nâzım’ın
hiç etkisi olmamıştır. Nâzım 60’lara kadar okunmadı, el altından
okundu. İşte 40 Kuşağı etkilendiğini söylüyor ama 40 Kuşağı da çok
etkin bir şiir yazmadı zaten, o yıllarda Garip şiiri daha çok
hakimdi. Nâzım gibi Necip Fazıl’ın da adı söylenir, bunlar hep
bayrak gibi belli çevrelerde dalgalandırılan isimlerdir ama hiç
kimse onları derinlemesine okumadı. Dolayısıyla bizim o ilk
dönemdeki yazılarımız incelenirse biz şiiri gerçekten daha önceki
bir yere bağlamak istedik veya ben kendi adıma konuşayım, benim
derdim oydu.
BAT: Madem daha
önceki dönemlerden söz ettik; bir söyleşinizden şöyle bir şey
cümlenizi hatırlıyorum: “Aklımla Yahya Kemal’i, kalbimle Ahmet
Haşim’i kendime yakın bulurum.” Bu sizin için bir kriz miydi,
yani aklın bir tarafta kalbin başka bir tarafta olması; yoksa
sentez için size yol açan isimler miydi onlar?
TT: Aslında hâlâ aynı duygu içindeyim; şiirin Yahya
Kemal’in yazdığı gibi yazılması gerektiğini düşündüm ama duygusal
olarak kendimi hep Haşim’e yakın buldum.
BAT: Fakat
diyebilirim ki siz herhangi bir ağacın dalı olmamışsınız, kendi
ağacınızı yaratmışsınız. Belki poetik olarak bir soyağacına
mensupsunuz ama bir yandan da kendi ağacınızı diktiğiniz rahatlıkla
söylenebilir. Birebir akrabalıktan çok bundan söz edilmeli belki.
Önceki dönemlerden birebir benzerleriniz yok denebilir. Ben açıkçası
sizin şiirinizi Yahya Kemal’den çok Haşim’le ilişkilendirebilirim
ama bu ilişki içten içe gelen bir ilişkidir, belki poetik bir ilişki
değil de ruhsal bir ilişki! Yine de sizin şiirinizi belli çizgiler
bağlamında belli isimlerle birebir anmanın doğru olmayacağını
düşünüyorum.
TT: Bu çok onur verici bir değerlendirme, teşekkür ederim;
ama hemen alıp cebime koymayacağım bu övgüyü. Çok ilginç, Cemal
Süreya bana bir kitabını şöyle imzalamıştı: “Kimseye benzemeyen
şair”. Senin bu söylediğin ona benziyor, onu hatırlattı. Cemal de
öyle diyordu, kimseye benzemiyor, yeni bir şiir senin yazdığın
diyordu ama neden sonra, Ağustos Dehlizleri’ni yayımladıktan
sonra Kadıköy’de karşılaştığımız bir gün bana şöyle demişti: “Şimdi
birilerine benzemeye başladın.” Kimi kastetti anlamadım ama
söylediği buydu, böyle esrarengiz cümleler kullanmayı severdi.
BAT: Sormadınız mı
kimi kastettiğini?
TT: Hayır, sormadım ama büyük bir ihtimalle İkinci Yeni
şiirine, belki de kendi şiirine yakın bulduğunu söylemek istemişti.
Cemal’i insan olarak çok sevdim, şiirlerini çok sevdim; yine de
benim şiirimin doğrudan bir bağlantısı olduğunu söyleyemem. Haşim,
evet, hakikaten çok etkili ama sanıyorum modern şiirde beni en çok
etkilemiş şair Oktay Rifat olmuştur. Yani belli ölçüde kendimi Oktay
Rifat çizgisine yakın hissetmişimdir.
BAT: Sanırım ilk
yazdıklarını değil de sonradan yazdıklarını kastediyorsunuz. Garip
döneminde değil de…
TT: Hayır hayır, özellikle Perçemli Sokak’tan sonra,
Âşık Merdiveni’nden sonra; ama özellikle Şiirler ve
Yeni Şiirler.
BAT: 1980’lerdeki,
1990’lardaki yazı ve söyleşilerinize bakılarak polemikçi bir
yanınızın da olduğu, kaleminizi kimi zaman sert kullandığınız
rahatlıkla söylenebilir. Sözgelimi Varlık’taki
“Kesit”lerinizden geriye epeyce sert tartışma yazısı da kaldı.
Nedense son yıllarda bu yanınız pek ortalarda değil. Bugünlerde
tartışmalara katılmıyorsunuz ama pek belli etmeseniz de günümüzde
yazılanları da izlediğinizi, kimin ne yazıp çizdiğinin farkında
olduğunuzu biliyorum. 1980’lerle günümüz ortamı
karşılaştırıldığında tartışmalar bağlamında, şiir bağlamında nasıl
bir fotoğraf çıkıyor ortaya?
TT: Yine sen bir yazında zannediyorum söylüyordun, senin
yazdıklarını dikkatle okuduğumu biliyorsun, biliyor olman lazım,
90’larda yazılan şiirin büyük ölçüde 1980’lerin bir serpintisi
olduğunu, hatta 1980 Kuşağı şairlerinin 90’larda daha yetkin ürünler
vermeye devam ettikleri için bir gölgeleme olabileceğini
söylüyordun. Buna katılıyorum. Belki de 90’lılardan gelen bu sert
söylem, bu öfke önemli bir çıkışı yapamamanın getirdiği
psikolojidendir. 1980’lerdeki çıkışa benzer güçlü bir çıkış yok
90’larda. Grup çıkışı anlamında söylüyorum, tek tek iyi şairler
elbette var, her zaman çıkıyor. Eleştirilerin de belli bir haklılık
payı var. 12 Eylül’den biz yararlanmadık mı, elbette yararlandık.
Siyasetin bastırılması sonucunda edebiyat ön plana çıktı, bundan
yararlandık ama darbeyi biz yapmadık! Bugün yeni bir darbe mi lazım,
tabii ki değil ama bugün yeni bir darbe var, medya darbesi var.
Şairin işi çok zor. 80’lerin başlarında farklı bir ortam vardı ama
söyleyecek sözü olan şairler vardı. Şimdilerde savlı yazılara pek
rastlanmıyor veya yazıyı destekleyecek, dengeleyecek şiirlere pek
rastlanmıyor. Dediğim gibi tek tek isimler üzerinde durmayı gereksiz
buluyorum. Tek tek isimler var, bunlara da zaman zaman değiniyorum
ama yazı yazmıyorum artık. Açıkçası ben biraz da susturuldum! Nedeni
şu: Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlarmış, ben onuncu köydeyim
şimdi! Herkesi sevmem söz konusu değil benim, sevdiğimin yanında
sevmediğimi de söylerim, söyledim ve bundan dolayı da çok tepki
çektim. Ben rahat duramıyorum eleştiri yazarken.
BAT: 1980’lerde
ciddi editörlük deneyimleriniz de var, Üç Çiçek ve Poetika
dergilerinin kurucuları arasındasınız. Adnan Özer, Metin Celâl,
Haydar Ergülen gibi dönemin önde gelen şairleriyle mesai
ortaklığınız söz konusu. Sizce şairin editörlüğü nasıl olmalıdır?
Günümüzde genç şairlerce çıkarılan epeyce dergi var. Hem onlara
öneri bağlamında hem de şairin editörlük hâlinin anlaşılması
bağlamında…
TT: Bir kere, şiire yaşlı bakmamaları gerekiyor! Genellikle
gençlerde gördüğüm bu. Şiire yaşlı bakmaktan şunu anlıyorum: Şiiri
değerlendirmeleri çok yaşlı. Yıllarca biz Türkoloji bölümlerini
eleştirdik; niye, yeni Türk şiirini Yahya Kemal’de bitirmeleri
nedeniyle. Modern şiirden uzakta kalınıyor. Maalesef, Memet Fuat’ın
bakışı da öyleydi, yaşlıydı; çünkü Memet Fuat için Tuğrul Tanyol
önemli değildi ama Onat Kutlar önemli sayılıyordu. Çoğumuzu
destekledi, doğrudur ama şiire yaşlı bakıyordu. Orda bir kadro
boşalacak ki, yeni gelen birine yer açılsın. Bu bakışla Türkiye’de
bir Rimbaud olamazdı, Rimbaud’lar çıkmazdı. Ece Ayhan için marjinal
şair derler. Değildir, Ece Ayhan tam göbekte bir şairdir! Marjinal
şiir yok Türkiye’de, olmaz. Benim söylediğim o değil, bu bakış açısı
şimdi gençlere geldi. Şimdi genç bir şair, ya işte Cemal Süreya,
Edip Cansever, bunlar önemli şairler. Sonra? Beni değerlendiremiyor,
Haydar’ı değerlendiremiyor! Bekliyor ki kendinden yaşlı biri
değerlendirsin!
BAT: Gerçi arada
dönemle ilgili başka sorularım da olacak ama; 1983’te ilk kitabınız
Elinden Tutun Günü’yü çıkardınız. Ardından Ağustos
Dehlizleri, Sudaki Anka, Oda Müziği, İhanet
Perisinin Soğuk Sarayı, Büyü Bitti’yi yayımladınız.
Büyü Bitti 2000’de yayımlandığına göre son kitabınızdan bu yana
altı yıl geçmiş. Bu arada dergilerde de fazla şiir yayımlamadınız;
Büyü Bitti’den altı yıl sonra Her Şey Bir Mevsim
geldi. Bu anlamda, yayın bakımından, son yıllarda fazlaca öne
çıkmayı istemediğiniz, çekinik bir yayın politikası izlediğiniz
söylenebilir mi? Özellikle de bazı şairlerin yılda 20-30 şiir
yayımladığı, birbiri ardınca şiir kitapları çıkardığı düşünülürse.
Daha genel olarak da şairlerin çokça şiir yayımlamaları konusunda ne
söylemek istersiniz? Burada bir “üretkenlik” kadar, “imgelemini
kısırlaştırma, kendini tüketme” de söz konusu mudur?
TT: İsterseniz sondan başlayalım; çok şiir yayımlamanın
veya az şiir yayımlamanın bir şair tavrı olduğunu düşünüyorum ben.
Yani, bazı şairler az şiir yazıp az yayımlıyor, bazıları ise çok
şiir yazıp çok yayımlıyor. Verimleri nedeniyle olumlamak ya da
olumsuzlamanın doğru olduğunu düşünmüyorum. Nâzım çok yazan bir
şairdi, Haşim ve Yahya Kemal az yazan şairlerdi. Bu birini ötekinden
daha nitelikli ya da daha niteliksiz yapmaz. Ha, kuşkusuz, çok
yazınca çok fazla safra olabilir diye düşünülebilir; ama az
yazanlarda da safra azdır anlamına gelmiyor. Yani az yazıp da onun
içinde bile nitelikli şiirin az olduğu şairler var. Örnek: Cahit
Sıtkı Tarancı. Çok fazla şiir yazmamıştır ama benim naçizane
inancıma göre iyi şiirleri bence sayılıdır. Ziya Osman Saba’nın iyi
şiirleri sayılıdır. Nâzım çok fazla yazmıştır; tabii niceliksel
olarak çok olduğu için iyi şiir yazma oranı da artmıştır ona paralel
biçimde.
BAT: Her kitaptan
belki üçer-beşer şiir seçilse bile…
TT: Tabii tabii, dolayısıyla belki de sayısal olarak Nâzım
Hikmet daha fazla iyi şiir yazmıştır denebilir. Kendi şiirlerinin
sayısıyla iyi şiirlerinin oranı göz önüne alındığında sonuç yine
değişmez aslında.
BAT: Size gelelim
isterseniz, son yıllarda dergilerde çok az şiir yayımlıyorsunuz.
Her Şey Bir Mevsim’in çıkışından önce Kitap-lık’takiler
dışında pek şiir yayımlamadınız zaten.
TT: Evet, dergilerde çok az şiir yayımlıyorum. Eskisi kadar
faal değilim dergilerde. (Bu arada, Işıl Hanım’ın güzel çayları ve
kurabiyeleri geldi…) Bunun nedeni çok yazmamamdan kaynaklanıyor. Çok
yazmadığım için belki yazdığım şiirleri paylaşma konusunda kıskanç
davranıyor olabilirim.
BAT: Peki neden
acaba? O ilk zamanlardaki ilkgençlik zamanlarındaki şiire koşarak
gitme, yahut şiirin size koşarak gelmesi durumu giderek kayboluyor
sanki! Şiirin bir “üretim” olduğuna inanmıyorum, bu nedenle “üretim”
sözcüğünün yanlış anlaşılmasını istemem ama, hani o ilk zamanlardaki
“üretim”, heyecan, coşku giderek yerini başka şeylere mi bırakıyor?
Yoksa böyle bir değişme, azalma olmuyor da şiir yazarken de
yayımlarken de kişi daha seçici mi oluyor? Bunu hep merak
etmişimdir.
TT: Kesinlikle öyle. Yani şu var: Diyelim yirmi
yaşlarınızdasınız ve ilk defa güzel bir şiir yazdığınızı
hissettiniz. Eğer kendinizi değerlendirme yeteneğiniz varsa tabii,
nitelikli bir şairde olduğunu düşünüyorum bu yeteneğin, heyecanla
dolar ve ben böyle bir şey yazmadım bugüne kadar diye hissedersiniz.
İlk iyi şiirlerimi yazdığımda şaşkınlık duyardım, yazdığım şiirler
nedeniyle, yani, “Bunu ben mi yazdım?” gibi bir şaşkınlıktır bu.
Zamanla kanıksanıyor bu; yani evet ben bunları artık yazabiliyorum
diye düşünmeye başlıyorsunuz. Bu, daha büyük bir güçlük çıkarıyor
karşınıza: Ben bunu yazdım, daha önce yazdım, duygusu ortaya
çıkıyor. Ben bunu yazdığıma göre artık ben bunu yazmamalıyım. Ben,
beni şaşırtacak başka bir şey yazmalıyım. İşte o zannediyorum
sayısal bir düşüşe götürüyor insanı. Yani, niye yazayım ki öyle bir
şiiri bir daha, duygusu.
BAT: Yani sadece
yayımlamada azlık durumu yok, yazarken de az yazıyorsunuz artık.
Hani, yazıp da bir kenarda tutmak değil de…
TT: Tabii ki öyle... Ya da yazdıklarımın bir kısmını yırtıp
atıyorum.
BAT: Oluyor mu
böyle?
TT: Olmaz olur mu? Hatta belki de çoğaldı şu anda; çünkü
gençlikte iyiyle kötü birbirine karışabilir. Yani iyi yazdığınızı
görebilirsiniz ama “eh, idare eder”i de gözden kaçırabilirsiniz. Bir
de gençlikte galiba şey oluyor, mal bulmuş mağribi gibi
davranıyorsunuz, yani hiçbir şeyinizi atmak istemiyorsunuz. Halbuki
seçici olmak lazım. Edip’in (Cansever) söylediği bir şeyi
unutmuyorum. Bir gün şiir üzerine konuşuyorduk; yahu dedi,
şiirlerini okuyorum, güzel şiirler yazıyorsun, dedi, yalnız bazı
dizeler iyi gitmiyor orda dedi. Biliyorum, gençler bu dizeleri
atmakta zorlanırlar dedi, yani illa o şiirin içinde o dize de
bulunsun istersiniz ama o dize orda olmasa o şiir daha güzel olur
dedi. Bunu Hilmi Yavuz da söylemiştir bana. Yani şiir yazma kadar
şiiri eksiltme de önemlidir. Yani elli dizelik bir şiir yazacağınıza
o şiiri yirmi beş dizeye düşürüp daha güzel bir şiir haline
getirebilirsin. Edip’in söylediği şuydu: Dizeden çok vazgeçemiyorsan
o dizeyi ayır, başka bir şiirinde kullan. Yaşlandıkça Edip’in ya da
Hilmi’nin o söylediğini insan görmeye başlıyor. Şiiri eksiltmek
gerektiğini anlıyor. Sadece şiirin dize sayısını değil, şiirin
sayısını da eksiltmek gerekiyor. Ama dediğim gibi bu bir şair tavrı.
Çok yazıp yayımlayan da var. Hiç unutmuyorum; Memet Fuat’ta bir
şiirim bekliyordu. Allah Allah merak ettim, çünkü hep yayımlardı
Yazko’da şiirlerimi, bekletmezdi fazla. Niye yayımlamıyor diye
merak ettim, sordum: “Ya, Memet Abi, kusura bakma, benim şiirim niye
yayımlanmadı?” Bana şöyle cevap verdi: “Eee, bir şiirini daha
bekliyorum, biliyorsun iki şiir birden yayımlıyorum.” Ben de, “Şu
anda yok başka şiirim.” dedim. “Bak,” dedi, “bu akşam dergiyi
hazırlıyorum, gece bir tane yaz, yarın bana getir.” dedi. Şaşırdım,
“Memet Abi,” dedim, “bir gecede şiir yazılır mı?” Verdiği cevap
şuydu: “Eee, n’olacak, Nâzım on tane yazıyordu bir gecede.” Bunu
espri olsun diye söylemedi; hakikaten Nâzım bir gecede oturup on
tane şiir yazabilen bir adamdı. Ben değilim, birçok şair öyle değil.
Dediğim gibi, çok yazmak ya da az yazmak, niteliklilik ya da
niteliksizlik değil; sadece bir şairin yazma biçimiyle ilgilidir.
BAT: Edip Bey’den
söz ederken dize üzerinde durdunuz. Sizin bir dize şairi
olduğunuz söylenebilir mi? Şiirlerinizde imgeyi taşıyan, çağrışıma
açık, sezgiyi gereksinen epeyce dize var altlarını çizdiğim. Birkaç
örnek vermek isterim: Şarabın içinden bağıran rüzgâr, Bir atın
kırılan resminden doğan nehir, Dudaklarımda dağılan bu kelebek tadı…Ne
dersiniz, dize işçiliğine inanır mısınız? Öte yandan, Edip Bey’den
söz ederken bunu söylemeniz ilginç geldi; çünkü odur, şiirde dize
işlevini yitirdi, diyen adam. Size bunları söylemesi ilgimi çekti.
Gerçi şiirin tek tek dizelerden oluştuğunu düşünmeyi doğru
bulmuyorum, her zaman bütünlükten yanayım, şiir eninde sonunda
içeriğiyle, biçimiyle, biçemiyle bütünlük demektir ama…
TT: Tabii ki Edip Bey’in şiiri bir dize şiiri
değildir ama klasik Türk şiiri bir dize şiiridir. Yani, ne
diyor Yahya Kemal, mısra benim namusumdur, diyor. Ben bu konuda çok
kararlı bir tavrım olduğunu söyleyemem. Zaman zaman çok güzel bir
dizeyi ortaya çıkarmak hoş olabilir ama zaman zaman da bir söyleyiş,
bir imge, bir eda veya bu edanın, söyleyişin, o müziğin birkaç
dizenin arka arkaya çekilerek yapılması da mümkün. Dize şairi
olduğumu iddia edemem.
BAT: Ben iddia
edersem karşı çıkar mısınız buna?
TT: Çıkmam; çünkü yani kendi şiirimi çok iyi incelememiş
olabilirim. Tabii, şuna karşı çıkarım; biri kalkıp da benim şiirim
için düzyazısal bir şiir derse buna karşı çıkarım.
BAT: O zaten çok
yanlış olur, ileri sürülmesi çok yanlış olur böyle bir şeyin, ters
olur.
TT: Hayır, yani öyle bir şeyi kabul edemem; ayrımları iyi
koymak için söylüyorum. Dize yapmayı biliyorum tabii! Bazı şairler
dize yapmayı bilmiyorlar. Yani dizenin nerde kırılması gerektiğini,
nasıl tamamlanması gerektiğini bilmeden de yazan iyi şairler var.
Sanıyorum ben iyi bir işçilik gösterdim şiir yazarken, böyle bir
tutuma sahip olduğumu düşünüyorum dize konusunda. Ama açıkçası çok
da üzerinde düşündüğümü söyleyemem.
BAT: Bu söyleşiye
hazırlanırken 1980’lerdeki poetik yazılarınızın ve sizinle yapılan
söyleşilerin tamamını okudum diyebilirim. Bu yazı ve söyleşilere
topluca bakıldığında son derecede “tutarlı” bir şair olduğunuz
görülüyor. Yani dün söylediğini bugün unutanlardan değilsiniz, otuz
yıllık birikiminize bakıldığında. 1990’daki bir söyleşinizde şöyle
demişsiniz: “Ben şiirimin giderek bir derinlik kazandığını
görüyorum. İmgesel söylem, müzik ve lirizm, hangi izlekte olursa
olsun, şiirimin vazgeçilmez öğeleri oldu. Şiir uzadıkça lirizmden
kopar. Ben öykülemeden uzak durmaya çalıştım genellikle.” (Gösteri,
sayı 112, Mart 1990) Gerçekten de hep aynı şiiri yazıyorsunuz gibi.
Gerçi, Her Şey Bir Mevsim’de sizin belirgin poetikanızın
dışına çıkarak anlatımcılığa kayan birkaç şiir de var ama genel
şiirsel birikiminize, bütün kitaplarınıza birlikte bakıldığında hep
aynı şiirde, imgeci şiirde, sezgiye dayalı, çağrışımlara dayalı
anlam yaratan şiirde derinleştiğiniz görülüyor. Ne dersiniz? Bugün
de böyle mi düşünüyorsunuz yoksa Her Şey Bir Mevsim’de yer
alan bazı şiirlerdeki duruluk, yalınlık girdiğiniz yahut girmeye
eğilimli olduğunuz yeni bir yolun işareti sayılabilir mi? Bunu
sorarken kitabın sonundaki şu dörtlüğü de göz önüne alıyorum:
“hep bir şiir bırakmalısın / bir sonraki kitaba / yaşamak için / bir
süre daha…”
TT: Yani onu hep yapıyorum, öyle bir alışkanlık edindim,
bir şiiri hep bir sonrakine bırakıyorum, tamamlamıyorum.
BAT: İlginç bir
nokta, şiirinizi izleyenler için…
TT: Evet, son söylediğinde haklı olabilirsin. Büyü Bitti’deki
kimi şiirlerle başlamıştı zaten o ayrılma. Yani bu kitap Büyü
Bitti’ye bağlanan bir kitap diye düşünüyorum ama bu çok daha
özel bir kitap oldu. Yani…
BAT: Sözünüzü
kestim, kusura bakmayın, örneğin, “Bahçe” şiirinde belki biraz
anlatımcılık var denebilir.
TT: Estağfurullah…
BAT: Birkaç şiire
bakarak sordum aslında bunu. Her Şey Bir Mevsim’in tamamına
bakıldığında aslında kitabın tamamında ne İhanet Perisinin Soğuk
Sarayı’ndan, ne Ağustos Dehlizleri’nden ne de Elinden
Tutun Günü’den büyük bir poetik farklılık taşımıyor. Derinleşme
daha belirgin diyebilirim. Ben de, bir şairin, kişiliğini bulduktan
sonra şiirini derinleştirerek sürdürmesinden yanayım. Bana kalırsa,
hani zaman zaman söylenir ya şiiri ayak değiştirmeli filan, bence
ayak değiştirmek leyleklere mahsustur, şair ayak değiştiren değil,
ayak direyen olmalı, diye düşünürüm. Bu bakımdan, sizin şiirinizin
bu kitapta da değişmeyi değil, derinleşmeyi öncelemesi beni çeken
noktalardan biri oldu. Yine de, anlatımcılığa kayan birkaç şiire
işaret etmek istedim. Bunu kabul eder misiniz, yoksa buna karşı mı
çıkarsınız?
TT: Ben belli bir şiirde olgunlaşmaya çalıştım, hiç
atraksiyon yapma merakım olmadı, hiç ilgi çekme merakım olmadı. Şunu
söyleyebilirim, şiir benim en namuslu olduğum alandır belki de.
Yalnız şiir yazma biçimimde belki bir farklılaşma olabilir. Eskiden
şiirin üzerinde uğraşmazdım. On beş dakikada yazılırdı şiir.
Eksiltme zaten yazılırken oluyordu, ilk şiirlerim hariç. Özellikle
Ağustos Dehlizleri ve Sudaki Anka’daki şiirlerde fazla
eksiltme yaptığımı söyleyemem. Daha çok bir duygu olarak gelirdi
şiir, bir çağrışım olarak gelirdi. Dizenin dizeyi çekmesi biçiminde
bir çağrışımla giderdi ve şiirin öyle yazılması gerektiğini
düşünürdüm; çünkü şiiri ben öyle yazıyordum. Örneğin bir fikirden
şiir yazılamayacağını düşünürdüm, hatta kimi yazılarımda bunu
söylemiş olabilirim. Şimdi artık daha çok, fikir olarak gelmeye
başladı şiir.
BAT: Öyle mi?!
Buna çok şaşırdım, sizin şiirinizi yakından izleyen biri olarak.
TT: Evet, bir fikir uzun süre kafamda dolaşıyor, belki
aylarca dolaşıyor, sonra o fikir şiire dökülüyor. Yine belki uzun
sürmüyor o şiiri yazmak. Üzerinde dönüp dolaştığım şiirler de var
elbet. Şöyle diyeyim; eskiden şiir yazma tekniğimden bir sır vereyim
ben size, belki kimi başka şairler de bunu uygulamıştır: Mesela dört
dize birden gelirdi, sonra beşincide durur, gelmez. Yeni bir kâğıt
alıp o dört dizeyi yazmaya başlardım, o dört dizeyi yeniden yazarken
beşinci, altıncı, yedinci gelirdi. Yine bir durma olurdu. Mehmet
Müfit bir keresinde şöyle demişti, sen şiir yazarken küçük bombalar
koyuyorsun oraya, demişti. Gerçekten sanki bir bomba patlatma ve
onun coşkusuyla biraz daha, onun çağrışımıyla biraz daha yazma gibi…
Böyle bir yazış yok artık, böyle yazmıyorum. Bir düşünce olarak uzun
süre kafamda dolaştıktan sonra şiire dönüşmeye başladı bazı şeyler.
İlla böyle bir şiir yazmalıyım diye düşünmüyorum ama o bir düşünce
olarak geliyor ve bir süre sonra şiir haline geliyor. Ama yazarken
yine de kendi şiir geleneğimin de çok dışına çıktığımı söyleyemem
yazma aşamasında.
BAT: Her Şey
Bir Mevsim “Curriculum Vitae” (CV) ile açılıyor. Denebilir ki bu
şiir Tanyol’un bir çeşit yaşam muhasebesi. Öte yandan, alışılanın
tersine bu şiir epeyce kısa, toplam dokuz dize. Acaba, Tanyol için
hayat dokuz dizede özetlenebilecek kadar daraltıldı mı geçmişte;
yoksa bu şiirde bir yoğunlaştırmadan mı söz edilmeli?
TT: Yoğunlaştırma tabii ki var, o şiir aynı zamanda kitaba
giren şiirlerin tamamının bir curriculum vitae olduğunu haber
veriyor, yani şunu diyebilirim Her Şey Bir Mevsim benim en
şahsi şiirlerimden oluşuyor, yani kendi hayatımdan söz ediyorum.
Şair genellikle kendi hayatından söz etmez, başkalarının hayatından
söz eder. Kendinden bahsederken bile o aslında başkalarının
hayatıdır, dışsallaştırılmış bir bendir şairin beni. Bu benim kendi
tarihim, yani bu kitaba giren şiirler benim hayatım.
BAT: Gizli bir
manifesto diyelim o zaman bu “Curriculum Vitae”ye:-)
TT: Bu kadar iddialı bir şey… diyebilir miyim bilemem:-) En
son Mühür’den Mustafa bir soru yollamış manifestolar üzerine
de, o geldi aklıma, yani… manifestocu bir şair değilim:-) Bizim
Mehmet Müfit öyleydi, ikide bir, “Abi bir manifesto yazalım!” derdi.
“Oğlum bizim yaşımız geçti, manifesto daha genç yaşlarda yazılır!”
diye sürekli engellemişimdir tabii, çocuğun da manifestoculuğunu
engelledim böylece:-)
BAT: O zaman bu
konuda fazla sıkıştırmayayım sizi:-) Başka bir şey sorayım: Kitap üç
bölümden oluşuyor: Bahçe, Evin Tarihi, Kalabalıkta Yatmak.
Genelgeçer anlayışa göre bir değerlendirme yapacak olursak “ev” daha
çok kendi içine kapanmayı, “bahçe” evle sokak arası alanı temsil
ediyor. “Kalabalık”sa zaten malum, Baudelaire’den başlamak üzere
modern şairin “kalabalık”larla ilişkisi hep gündemde olmuştur. Siz
bu kitap bağlamında, poetika bağlamında ve hayat bağlamında “ev,
bahçe, kalabalıklar” konusunda neler söylemek istersiniz?
TT: Zor bir soru, hazırlıksız da yakalanmak istemem böyle
bir soruya bunu atlayalım bence:-)
BAT: Tamam,
atlayalım:-)
TT: Daha doğrusu düşünmem lazım bu konu üzerinde. Tabii ki
şiirleri belli bir sistematik içerisinde bölümlere ayırdım, üçe
ayırdım, ama bunu senin görmek istediğin ya da gördüğün gibi
bahçe-ev-kalabalık üçlemesi içerisinde düşünüp düşünmediğimi net
olarak söyleyemem. Bunu sen söyleyebilirsin ama ben söyleyemem. Bir
okur olarak bunu söyleme hakkın tabii ki var; örneğin bir zamanlar
Devrim (Dirlikyapan) benim “Büyü Bitti” şiirim üzerine, tek bir
şiirim üzerine bir yazı yazdı ve benim aklıma bile gelmeyen bir sürü
şey buldu. Bunları gerçekten ben düşündüm mü diye kendi kendime
hesabını yaptığımda belki bazı okumalar, evet, bazı mitoloji
okumaları bilinçaltından bana onları yazdırmış olabilir ya da hiç
ilgisi yoktur ama Devrim’in kendi mitoloji okumaları öyle bir
yorumlamaya yol açmıştır.
BAT: Eco’nun
sözünü ettiği bir durum var ya, şairin niyeti, metnin niyeti, okurun
niyeti meselesi…
TT: Kesinlikle… Dolayısıyla bu kitabımda da böyle üçlü bir
bakış açısını ben geliştirmiş olmayabilirim ama belki de
bilinçaltından geliştirmişimdir. Onu söyleme hakkı sana aittir.
BAT: Her Şey
Bir Mevsim’deki şiirlerde sıklıkla karşımıza çıkan izlekler var;
“çocuk” ve “çocukluk” da bunlardan biri. Gerçi siz kimi yerde kendi
çocuğunuzu (oğlunuzu) işaret ediyorsunuz ama belki de şair,
“çocukluk”tan çıkamamış biridir. Ne dersiniz?
TT: Öyle tabii ya, aslında kendi çocuğumdan söz ettiğim
gibi annemin beni elimden tutup gezdirdiği zamanları da anlatıyorum,
bunu anımsadığım şiirler de var. Benim çocukluğumdan öteki çocukluğa
kadar giden ya da genelde çocuğu sorgulayan şiirler de var. Yine o
şiirden bir şey: “Gözleri göğe dikili bir çocuk ne görür bizim
göremediğimiz?” Çünkü çocukken başka şeyler görürüz göğe baktığımız
zaman, şimdi onları görmüyoruz ama çocuk imgesi benim en baştan beri
takılı kaldığım imgelerden biri. Yani tekrarlanan, leitmotif
gibi bütün şiir yaşamım boyunca tekrarlanan imgelerden biri çocuk.
Ama burada haklısın, daha somuta indirgenmiş bir çocuk var: Benim
çocuğum ve benim kendi çocukluğum çok daha somut. Biraz önce onu
söylemek istedim, “özel bir kitap, benim kendi hayatım” dediğim şey
buydu. Ben kendimden bahsediyorum gerçekten orda ya da kendi
çocuğumdan bahsediyorum, eşimden bahsediyorum. Ötekilerde bir kadın
vardır, o eşiniz olabilir, olmayabilir; çocuk kendi çocuğunuz
olabilir, olmayabilir ama bu kitaptakiler öyle.
BAT: Bana kalırsa
sözü doğrudan değil de daha çok, dolaylı, metaforik, örtülü
hatta yer yer sisli söyleyen bir şairsiniz. Bununla birlikte
imgelerinizin hayatın içinden geldiği, sizin duyuşunuzu yansıttığı,
özellikle son kitap bağlamında açıkça anlaşılıyor, görülüyor. İmgeye
değinmek istiyorum: Sizce imgenin şairi yansıtma gücü ne kadardır?
İmge açıldığında, imgelerin anahtarları ele geçirildiğinde (ki, bu
kitaptaki pek çok şiirde ben bunları yakalayabildiğimi sanıyorum)
şairin hayatını ve kişiliğini, dünyaya bakışını şiirinden
çıkarsayabilmek mümkün müdür yahut da böyle bir şey gerekli midir?
Yoksa sizce şiirdeki imgenin hayatı, yalnızca şiirin içinde mi
anlamlıdır?
TT: Yapıttan şairi çıkarmanın pek mümkün olduğunu
zannetmiyorum, belki ipucu verebilir. Şairin yaşamından, yapıtını
çıkarmak tabii ki daha kolay, mümkün. Hatta belki edebiyat
bilimcilerinin zaman zaman başvurduğu bir yöntemdir bu. İmge kolay
bir şey değil. Batı şiirinde imge çok geç ortaya çıkmıştır yani
Shakespeare’i bir yana bırakırsak Batı şiirinde imge Baudelaire’e
kadar yok. Oysa bizim şiirimiz imgeyle gelişen bir şiir, Divan şiiri
de dahil olmak üzere imge çok ön planda. Dolayısıyla imge konusunda
yaratıcı olmak çok zor bir şey aslında.
BAT: Hayattan
gelen bir yaratıcılık, sahicilik gerekiyor herhalde imge şiiri
yazabilmek için. Yoksa sözcüklerle imge oluşturanlardan, yapay imge
peşine düşenlerden söz etmiyoruz.
TT: O durumda sözcüklerin kombinasyonlarından imge
çıkarıyorsunuz, sonuçta sözcüklerin bir araya getirilmesi… Kaç
sözcüğü kaç defa bir araya getirebilirsiniz? Oldukça zorlaşıyor.
Onun için belki bazı büyük edebiyat dillerinde şiir yazmanın
güçleşmesi belki de buradan kaynaklanıyor, bilemiyorum. Yani o kadar
sözcük o kadar defalarca bir araya gelmiş ki artık, belki de size
bir araya getirecek bir şey kalmayabilir mi, bilemiyorum. Bu bir
soru tabii, yani doğru bakmıyor da olabilirim. Bu açıdan
baktığınızda aslında bizim dilimiz genç bir dil.
BAT: Evet… Tam onu
soracaktım, Türkçe için böyle bir tehlikenin bulunup bulunmadığını…
Bana kalırsa yok, Türkçe bir şiir dili aslında, ben şahsen
Türkçe’nin bütün özellikleri yanında esasen bir şiir dili olduğuna
inanıyorum. Belki ileri bir iddia ama bence İngilizce artık
tüccarların dili, iletişimcilerin dili haline geldi. Aşırı bir
yüklenme var ve dilin şiir hali bu aşırı yüklenmeyi kabul etmez.
Türkçe ise tam tersi şiirle gelişen bir dil olduğundan, işte Aprın
Çur Tigin’den günümüz şairlerine kadar, Türkçe’nin tarihini
incelemeye kalkışanlar romanlardan, denemelerden, öykülerden önce
şiirlere bakmalı, şiire bakmalı. Bence Türk şiirinin gücü aynı
zamanda Türkçenin gücüdür. Tersten bakıldığında da doğrudur bu.
Sizin görüşleriniz?...
TT: Tabii, düzyazının göreceli gecikmiş olması Türkçe’de
şiirin hakim olmasını getirmiş ama bununla birlikte ben günümüzde
kullandığımız dilin oldukça genç bir dil olduğunu düşünüyorum.
Sonuçta altı yüz yıllık bir ara verilmiş, Divan Türkçesi dediğimiz
bir ara var. Cumhuriyet’ten sonraki gençleşme, aslında bugünlerde
üzerinde düşündüğüm bir konu aynı zamanda bu, Türk şiir dilinin
oluşmasını da geciktirmiş. Biz çok övünüyoruz Yunus’lara kadar
giderek Türkçe’nin oldukça eski bir şiir dili olduğunu söylüyoruz
ama o dil bir yerde kesilmiş. Gerçi Halk şairleri arasında devam
etmiş ama o da elit bir şey değil.
BAT: Çok ilginç
bir şey söylediniz; çünkü genelde Osmanlı Türkçesi’nin Türk şiir
dilini zenginleştirdiği iddia edilir ama bana kalırsa da Türkçeyi
sözcük sayısı açısından zenginleştirmekle birlikte kapalı, bağımsız,
kopuk bir alan açtığı söylenebilir o yüzyıllarda Osmanlı
Türkçesi’nin. Bu bakımdan ilgimi çekti söyledikleriniz. Tanzimat’tan
sonra başlayan kıpırdanmalar, Şinasi’nin yeni dil çalışmaları, arada
Ali Suavi’nin ilginç bir biçimde Latin harflerini kullanma teklifi
(bu durum pek bilinmediğinden bizde alfabe kopuşu düşüncesinin
Cumhuriyet’te başladığı ileri sürülür, oysa Cumhuriyet’ten çok önce
Servet-i Fünun dergisinde yabancı adların yazımında Latin
harfleri kullanılmıştır) ve özellikle de Milli Edebiyat hareketi
sonrasındaki gelişmeler dilin gençleşmesini, tazeleşmesini
doğurmuştur.
TT: Tabii, aslında bu büyük ölçüde Yahya Kemal’in dilidir.
Yani Yahya Kemal’in belki de dilimize ve şiirimize en büyük hizmeti
Cumhuriyet Türkiyesinin şiir dilini yaratmış olması. Aynı çağda
yazan Haşim’i hiç ilgilendirmiyor bu! Ya da hemen biraz öncesindeki
Fikret’i, Cenap’ı ilgilendirmiyor. Cenap ancak son şiirlerinde
Cumhuriyet Türkçesine dönüyor. Arada biraz da ideolojinin
zorlamasıyla Hececi şairlerin ben harcanmış bir kuşak olduğunu
düşünmüşümdür hep, dolayısıyla şiir dilinin oluşması gecikiyor. O
açıdan ben Orhan Veli’yi çok önemsiyorum, yani tabii Nâzım’ı
atlamadan, onu da devreye alarak bence modern şiir dilimizin
oluşmasını biz Garip dönemine, İkinci Yeni’ye borçluyuz. Dilin
ipucunu veren Yahya Kemal olmuştur. Daha ortada Cumhuriyet yokken
yazdığı şiirlere bakıyoruz, Cumhuriyet’in şiir dilini yarattığını
görüyoruz.
BAT: Yeni
kitabınızda hayatın geniş ve derinlikli bir muhasebesini yaptığınız
“Tek Bir Mevsim” başlıklı şiiriniz şu dizelerle bitiyor: “her şey
bir mevsim / her şey öylesine uzak / suyun ortasında kalmış gibi /
çırılçıplak.” Gerçekten de kendinizi şimdilerde “suyun
ortasında kalmış gibi çırılçıplak” mı hissediyorsunuz? Geçmişte
veya şimdilerde uzun zaman böyle hissettiğiniz oldu mu?
TT: Her zaman! Yani bir kere, bilmiyorum tabii başka
şairler ne hisseder ama, şairin yalnızlığını anlatan bir çıplaklık
yani. Özellikle Türkiye’de, belki her yerde öyledir bilemiyorum, bu
konuyu başka şairlerle konuşmadım, ama hep ne İsa’ya ne Musa’ya
yaranamama gibi bir konumu vardır şairin. En azından benim sevdiğim
gerçek şairlerin öyle olduğunu düşünürüm; İsa’ya veya Musa’ya
kapılanlar da olabilir ama genellikle şairi İsa’yla Musa’nın
arasında çırılçıplak kalmış bir adam gibi görürüm. O biraz
zavallılığı da içerir, çaresizliği de içerir.
BAT: Şairliği
besleyen bir şey belki.
TT: Şu var tabii, eski çağlardaki gücünden bugünkü
güçsüzlüğüne ve iktidarsızlığına sürükleniş süreci içinde şairin o
çaresizliği yansıtması çok doğal. Bir zamanlar her şeye kadir,
nerdeyse peygamber sözleri gibi sözler söyleyen şair anlayışından
rönesansta zeytin dalından taçlar takılan şairlerden, Dante’lerden,
Petrarca’lardan vs. gele gele günümüzde esamesi bile okunmayan bir
şair tiplemesine geldik. Şairin hâlâ kafası çok iyi işliyor, şair
hâlâ dünyayı çok iyi gözlemliyor ama şairin düşüncelerine kimsenin
ihtiyacı yok artık; çünkü herkes her şeyi çok iyi bildiğini
düşünüyor. Medya çağı çok korkunç. Böyle bir medya çağında, zaten
kültürle arası çok iyi olmayan toplumlarda şiirin gücünün azalması
da normal geliyor artık. Tabii Türk medyası ya da Amerikan medyası
anlamında kullanıyorum bunu, yoksa mesela Fransa’da öyle bir durum
yoktur, karasal yayınlarında kültür-edebiyat programları çok
niteliklidir Fransa’nın. Şiir esasen dergilerde yeşerir ama maalesef
şiir kitabı yayımlayanların gözleri gazetelere, kitap eklerine,
televizyonlara kayıyor. Hayır, edebiyat dergilerine kaymalı, bu iş
edebiyat dergilerinde olur. Ben zaten bir şairin şiirine Türkiye’de
yüz bin kişi ilgi duyuyorsa ona kuşkuyla bakarım. Acaba niye?
Birileri gazete okuyucusunun dikkatini oraya çekmek istiyor diye
düşünürüm.
BAT: Her Şey
Bir Mevsim’deki bir şiirinizde “Ben kimsenin bakmadığı yere
bakıyordum” diyorsunuz. Gerçekten de, yaklaşık otuz yıllık şiirsel
birikimin ardından, kimsenin bakmadığı yerlere, nesnelere
baktığınızı söyleyebilir misiniz?
TT: E ama zaten şiir böyle çıkıyor:-)) Kimsenin bakmadığı
yere bakarsanız şiir çıkar, herkesin baktığı yere bakarsanız şiir
çıkmaz. Oradan sosyoloji çıkar, siyaset çıkar ama şiir çıkmaz.
BAT: Hem şair hem
de bir sosyolog olarak bunu en iyi siz bilirsiniz herhalde:-))
Kesinlikle, öyle, şair kimsenin bakmadığı yere bakmak
zorunda.
BAT: Bu belki de
bir çeşit “şair” tanımı…
TT: Tabii kesinlikle öyle, kesinlikle öyle! Sadece benim
için değil, öteki şairler için de geçerli. Onlar herkesin baktığı
yerlere bakarken bile, orda farklı bir şey görüyorlar. Kalabalığa
bakıyoruz diyelim, o kalabalıkta herkes bir şey görüyor, şairse
onların göremediğini görüyor, bakamadığı yere bakıyor, ordan şiiri
çıkartıyor.
BAT:
Kalabalıklarla ilişkiniz nasıl? Poetik tarih içerisinden
bakıldığında Baudelaire’e, “flâneur”e kadar gidilebilir. Benim
önemsediğim bir şeydir, bir haldir bu modern şair tanımında.
Pasajlar, kalabalıklar, kentlilik… Sizin de 1980’lerin başlarında
kentliliğe vurgu yaptığınızı, Türk şiirinden köylülüğün kovulması
gerektiğini ileri sürdüğünüzü biliyorum söyleşilerinizden.
Kalabalıklarla, kentle, şair Tuğrul Tanyol olarak veya amfide
kalabalık öğrenci grubuna ders anlatan bir sosyolog gözüyle
baktığınızda krizli bir ilişkiden mi söz edebilirsiniz yoksa tam
tersi…
TT: Belki biraz şizofreni! Yani, kesinlikle iki ayrı kimlik
var burada. Sınıfa giren insanla sınıftan çıkan insan, okulun
kapısından çıktığı anda başka bir insan! Öte yandan, kendimi hiçbir
zaman bir bilim adamı olarak görmedim. Gerçi iyi bir hoca olduğuma
inanırım, dersimi veririm, iyi de yaparım o işi; en azından
öğrencilerim iyi bir hoca olduğumu hissettirirler bana ama yine de
kendimi bir sosyolog olarak, bilimci olarak tanımlayamam. Benim
hayatım sadece şiirden ibaret oldu. Hatta “sosyolog” diye anılmayı
de sevmemişimdir. Hatta bunu zaman zaman övgü olarak kullanırlar
“sosyolog-şair” biçiminde. Hiçbir zaman kabul etmedim
“sosyolog-şair” gibi bir etiketlemeyi.
BAT: Türkiye
maalesef etiketler, etiketlemeler ülkesi… İşte öğretmen-şair,
eleştirmen-şair, kadın-şair, marjinal-şair vs. Ne dersiniz bu
etiketlemeler konusunda? Acaba siz de bu etiketlemelerden
çekindiğiniz için sosyolog yönünüzü ikinci planda tutmuş olabilir
misiniz?
TT: Tabii, etkilenmiş olabilirim. Bu yüzden, belki de
sosyoloji alanında çok iyi araştırmalar da yapabilecekken onu ikinci
planda bırakmış olabilirim. Etiketlemeler nedeniyle kaçmış
olabilirim. Ben sadece şair olarak anılmak istedim.
BAT: Sosyoloji
için yazık olmuş ama şiirimiz için bunun isabetli olduğu kesin:-))
TT: Ama bu tercih zaten neyi daha iyi yapabileceğinizi
kavramış olmakla da ilgilidir. Genç yaşta şunu gördüm: Dünya çapında
bir sosyoloji teorisi yapmamız mümkün değil. En fazla Türkiye’nin o
gününü, sadece o gününü açıklayacak ama yarın hiçbir değeri
kalmayacak bir-iki çalışma yapabilirsiniz. Yapılanlar da genelde
öyle, gereksiz demiyorum, mutlaka gerekli daha sonraki kuşaklar
için, o günü anlamak için. Ama şunu söyleyebilirim, artık günümüzde
öyle bir hale geldi ki yapılan her sosyoloji çalışması bir süre
sonra tarih çalışmasına dönüyor. Yani yarın için artık bir değeri
yok, sadece geçmişi, o günü anlamak için. Ne demiş Fuzuli, “Aşk imiş
her ne var âlemde / İlm bir kıyl ü kaal imiş ancak”. Dolayısıyla ben
de Fuzuli’nin izinden gitmeyi tercih ettim ve ilme boş verdim. Yani
şiir, aşk çünkü!
BAT:
Kalabalıklar?...
TT: Evet, kalabalıkları unuttuk:)) Ya, şu var, tabii ki ben
kentli bir şairim; ama şimdi eşime sorarsanız canım senin kentle ne
ilişkin var, evden çıktığın mı var, diyecektir. Son derece doğru!
Kentte kalabalıklardan çok hoşlandığımı söyleyemem, yani kalabalığın
içine girip yürümekten hoşlandığımı da söyleyemem.
BAT: Yani, demek
istediğim, kentte gözlem yapan bir şair gibi, denebilirse flâneur
gibi dolaştığınız dönemler oldu mu?
TT: Kuşkusuz… Tabii her zaman… Gençlik yıllarımız özellikle
Cağaloğlu, Sultanahmet, yani eski İstanbul dediğimiz alanlarda
geçiyordu.
BAT: Bunların
dışında sizin özel olarak gittiğiniz mekânlar, Çemberlitaş’ta
pasajlar filan?...
TT: Tabii tabii, oradaki bütün pasajlara girmişimdir,
Aksaray’daki bütün pasajlara girip çıkmışlığım vardır. Bir yerde,
bir koridor varsa, bir yere doğru gidiyorsa onun arkasında ne
olduğunu merak etmişimdir, ki İstanbul’da genellikle bir avlu çıkar
karşınıza ve çok sürprizlerle doludur İstanbul o açıdan. Yani o eski
mimari, artık ne kadar kaldıysa, mutlaka öyle loş bir girinti, devam
ederseniz bir avluya çıkabilir…
BAT: İsterseniz
mekânı genişletelim biraz. Belki Kadıköy, Taksim, Cihangir? Merak
ediyorum oralarda geçen yılları. Haydar’a da bunları sormuştum ama
pek konuşturamadım onu, çok az şeyler anlattı!
TT: E Kadıköy tabii… Şu var, özellikle Saint-Joseph’ten
ayrıldıktan sonra okul olarak Kadıköy’le ilişki bitti gibi olmuştu.
Kabataş benim için yeni bir keşifti. Beşiktaş, Ortaköy, özellikle
Ortaköy kahveleri, bilardo günleri… Ortaköy o günlerde farklıydı;
bugünkü gibi parıltılı bir yaşam yoktu, Ortaköy gerçekten köydü!
Kıyı kahvelerinde arkadaşlarımızla takılırdık, benim için çok
keyifli bir yerdi. Daha sonra tabii Boğaziçi Üniversitesi’ne girince
Boğaz’ın ötesine doğru gitmeye başladım. Bebek benim en sevdiğim
semtlerden biri oldu her zaman.
BAT: Hâlâ gider
misiniz?
TT: Yok, pek yolum düşmüyor Boğaz’a. İstiklal Caddesi ve
Beyoğlu’yla da çok kısıtlı kaldı benim ilişkim. Belki üniversite
yıllarımızda işte İstiklal Caddesi’ne, Beyoğlu tarafına çıkmaya
başladık. Ama ne yazık ki artık kültür ortamı Beyoğlu’na kaydı. Ne
yazık ki diyorum; çünkü benim gönlüm hâlâ Cağaloğlu’nda, Babıali’de.
Geçenlerde yine dolaştım, Adnan’ı (Özer) aradım gezerken.
Cumhuriyet gazetesinin eskiden bulunduğu yerden aşağıya doğru
inerken bir merdivenli yer vardır, oradan inerken birdenbire o
merdivenlerden yirmi küsur yıldır geçmemiş olduğumu fark ettim ve
yirmi yıl önce ordan birlikte yürüdüğümüz arkadaşlarım geldi aklıma;
çünkü o merdivenlerden haftada en az bir-iki defa inerdik.
BAT: Türkiye
içinden veya dışından kendinizi özel olarak bağlı hissettiğiniz
kentler var mı?
TT: Paris! Eskiden olsa Londra derdim ama giderek Paris
daha ağır basmaya başladı. Eski keyfi alamıyorum artık Londra’dan;
çünkü Londra Avrupalılaştı! Eskiden Avrupalı değildi Londra, şimdi
giderek farklılaştı. Mesela eskiden kafe bulamazdınız, bira içmek
için pub’a gitmeniz gerekirdi. Şimdi Avrupalılaştı, kafelerle
doldu. E, kafeyle dolu bir yere gideceksem o zaman Paris’i tercih
ederim. Paris çok sevdiğim bir şehir, her şey bir yana, orada özgür
hissediyorsunuz kendinizi.
BAT: Tanpınar
biraz geç yaşlarda gitmiş Paris’e. Mektuplarında bunun sitemi açıkça
görülüyor. Sizin ilk Londra’ya veya Paris’e gidişiniz kaç
yaşlarınızda oldu?
TT: Çok küçüktüm, Londra’ya gitmiştim ilk. Üç-dört
yaşımdaydım, bu nedenle benim ilk çocukluk anılarım hep
Londra’dandır. Babamladır ilk gidişim.
BAT: İsterseniz
biraz da Cahit Bey’den söz edelim. Ben, açıkçası Yahya Kemal
hakkındaki kitabını birkaç kez okumuşumdur. Nasıl bir baba-oğul
ilişkisi vardı aranızda? Kuşkusuz pek çok insanı tanımanızda onun
rolü olmuştur. Yine de ben sizin (edebiyat bağlamında) bambaşka bir
dünya kurduğunuzu, bağımsız bir kişilik olduğunuzu gördüğümü
söyleyebilirim.
TT: Öyledir zaten; sanatta daha başka şekilde olamaz, yani
hiç kimse kimseyi sanatta bir yere tavsiye edemez. Bu bağlamda,
doğrudan bir katkısının olduğunu söyleyemem ama beni belli okumalara
yöneltmiştir, bu önemli. Bir kere her şeyden önemlisi evde bir
kütüphaneyi hazır buluyorsunuz, yani bu bir insan için çok önemli
bir avantaj.
BAT: Şimdi kimin
söylediğini hatırlayamıyorum ama, “Babasından bir kütüphane miras
kalmayan birinin gerçek bir aydın olması zordur.” diye bir söz var
aklımda!
TT: Kesinlikle öyledir. Yani orda hazır bir kütüphane var.
Ben Verlaine okumak istediğimde gidip kitapçıdan Fransızca
Verlaine’ler aramadım, kitaplıkta hazırdı. Büyük Türk şairlerinin
kitapları da vardı, üstelik imzalı kopyaları olarak. Peki beni şiir
yazmaya yöneltti mi? Hayır, bana, oğlum şiir yaz demedi ama şiir
yazmamdan hoşnut kaldı; çünkü şiiri her zaman sevmiş bir insandı,
kendisi de bir şair zaten. Bence ayrıca önemli bir eleştirmendi,
eğer üniversite yerine edebiyat hayatını seçmiş olsaydı en az
Nurullah Ataç kadar edebiyat eleştirisine katkısı olurdu. Ben o
katkıyı zaten yaptığını düşünüyorum. Edebiyat ve şiiri bir yere
kadar izlemiştir, sonrasını izlememiştir, izlemeyi sürdürseydi
herhalde daha önemli katkıları da olurdu. Ama o üniversite hayatına,
akademik hayata daha ağırlık vermiştir ve bu tercih de onu
engellemiştir. Belki iyi bir sosyolog kazandı Türkiye, iyi bir
düşünce adamı kazandı ama çok iyi bir eleştirmeni kaybetti. Bunu
yazmadım belki ama hep söylerim; gerek Cemal Süreya’yla, gerek Edip
veya Turgut Abi’yle tanıştığımda hepsi aynı şeyi söylemişlerdir.
Yani, “Cahit Bey’in yazıları çok önemliydi, bütün yazılarını çok
dikkatle izlerdik, ama bizim için hiç yazmadı!” Çünkü bence orda
izlemeyi bırakmıştı büyük bir ihtimalle. Garip kuşağını incelemişti,
Yahya Kemal’le yakınlığı nedeniyle hem Yahya Kemal’i hem eski Türk
şiirini çok iyi bilirdi, incelerdi, zaten esas formasyonu Gazi
Eğitim’de Türk edebiyatı idi, daha sonra İstanbul Üniversitesi’ne
gelip felsefe okuyor. Belki bir gün tanışırsınız. Onu Ahmet
Haşim’den çekip de Yahya Kemal’in yazdıklarına çeken Yahya Kemal’in
kendisi olmuştur. Aslında bir Haşim hastasıydı, Haşim hakkında
yazdığı yazıları gören Yahya Kemal onu Haşim’den soğutup kendi
yanına çekmiş. Kitabında bunu anlatmış mıdır hatırlamıyorum ama
Yahya Kemal bu genç yazarı bir gün davet eder, tanışıp konuşmak
ister; babam Yahya Kemal’le tanıştığı ilk günü anlattıktan sonra şey
demişti bana: “Bir gün içinde beni Haşim’den koparıp kendi yanına
çekmeyi başarmıştı!”
BAT: “Amnesia”
başlıklı şiirinizde güzelliklerin unutulmasına, anıların giderek
uzaklaşmasına odaklanmışsınız. Zaman zaman eski bir fotoğrafla
karşılaştığınız, eski günleri anımsatan kişisel kalıntılarla yüz
yüze geldiğiniz oluyordur. Neler hissediyorsunuz böyle zamanlarda?
Hayatın özeti olarak; pişmanlık mı; özlem mi, kırgınlık mı,
memnunluk mu ağır basıyor yaşadıklarınıza baktığınızda?
TT: İlk defa bunları otuz yaşıma geldiğimde hissettim. Otuz
yaşıma geldiğimde birdenbire anımsanacak ne kadar çok şeyin
biriktiğini fark ettim. O yaşa gelene kadar çok fazla hissetmiyor
insan, yani ilkgençlik yıllarında, yirmili yaşlarında geçmiş diye
bir şey yok çünkü insanda, anımsanacak şeyler üzerinde durmuyor.
BAT: Daha çok,
geleceğe bakıyor belki o yaşlarda.
TT: Daha çok geleceğe bakıyor. Otuz yaşımı hatırlıyorum,
otuz yaşımda bir gün birdenbire sokak ortasında durdum ve
anımsanacak ne kadar çok şeyin birikmiş olduğunu fark ettim. Bu,
yıllar geçtikçe artıyor, hatta rahatsız edici bir kalp çarpıntısına
da dönüyor zaman zaman.
BAT: Bütün
bunların çokluğu nasıl bir duygu uyandırıyor, asıl onu merak
ediyorum.
TT: Panik! Panik! Yani, ilk duyduğum şey…
BAT: Geleceğin
azalmasından mı acaba?
TT: Tabii ki, kesinlikle! Yine Turgut Abi’ye döneceğim, ilk
kitabımı okuduğunda bana şöyle dedi: “Bunlar güzel şiirler ama yahu
kardeşim ne kadar çok ölümden bahsediyorsun!” dedi. Sonra durdu,
“Ama haklısın” dedi, “ölümden gençlikte bahsedilir. Benim yaşıma
geldiğinde ölüm bir realite haline gelir, bir daha “ölüm” sözcüğünü
ağzına alamazsın!” Belki bundan, benim şiirlerimde de ölümü bulmak
artık çok zor! Gençlikte bir oyun gibi geliyor insana, ölümü bir
imge olarak kullanabiliyorsun şiirinde, yaş ilerledikçe o kadar
rahat kullanamaz hale geliyorsun; çünkü ölüm oyun olmaktan çıkıp bir
realite haline geliyor. Geçmişin birikerek arkada durması, zamanın
azalması… Sanıyorum bu kitabımdaki en etkin duygulardan biri,
zamanın azaldığını hissetme duygusudur.
BAT: Siz
konuşurken şunu düşündüm: Cahit Sıtkı’nın bir sözü var, diyor ki:
“Biz şairlere düşen, azar azar intihar etmektir.” Böyle
dönemleriniz, azar azar intihar ettiğiniz dönemleriniz oldu mu
geçmişte?
TT: Hayır hayır; belki özel durumlar olabilir, onun dışında
benim hiç bohem bir yaşamım olmadı. Ama bohem bir yaşamı olan
şairler de olabilir, onları şair kılan bohemlikleri değildir; ama
şairlikleriyle bohemlikleri arasında bir ilişki olduğu kesindir,
yani birbirini beslemiş olabilir.
BAT: Baudelaire
mesela…
TT: Evet Baudelaire; ama bir taraftan da Mallarmé var değil
mi? Bizde mesela Necatigil var, hiç de bohem bir adam değildir.
Okulundan evine, evinden okuluna giden bir adam. Öyle, dünyayı filan
da çok görmemiş. Çok gezmiş bir adam da değil. Ama bu, önemli ve
büyük bir şair olmasını engellememiş. Yani bence ne kadar şair varsa
o kadar da şiir yazma biçimi vardır, o kadar çok hayat vardır. Bir
şairin yazma biçimi ya da hayatı bir model oluşturamaz.
BAT: Madem bellek
yitiminden söz ettik, bellek yitiminin güncele eklemlenen bir yönüne
eğilen bir soruyla bitirelim istiyorum: Yanılıyorsam düzeltin:
İnsanlığın önemli bir kesimi bugün bellek yitimiyle karşı karşıya.
Akdeniz’in Doğu’yla Batı’yı birleştiren gizemi koparılmaya, tarih
yok edilmeye, bitirilmeye çalışılıyor. Gerçi sizin
şairliğinizde belirleyici bir özellik değil ama tarihe ilgi
duyduğunuzu da biliyorum. 1985’te yayımladığınız Ağustos
Dehlizleri’nin “Cem Gibi” bölümünde aykırı bir tarihsel kişiliği
alıp onun dünyasına inmeyi denemiştiniz. Bugün tarihin bitirilmeye
çalışılmasını, şiirle bağlantılandırarak, nasıl yorumlarsınız? Bu
durumun şiire etkisi nasıl olabilir acaba?
TT: Tarihin sonunun gelmesi söz konusu değil tabii, o
ideolojik bir duruş, bir bakış açısı. Belli bir tarihin sona
erdiğinden söz ediyor belki de. Kimileri için Sovyetler Birliği’nin
yıkılışı bir milat olabilir. Ben sık sık derslerimde, özel
sohbetlerimde şunu söylerim: Benim bütün çocukluk ve ilkgençlik
yıllarım soğuk savaş döneminde geçti. Ben soğuk savaşı özlüyorum: O
soğuk savaş dünyasının huzurlu bir dünya olduğunu görüyorum şimdi
bakınca. Dengeler üzerine kurulmuş bir dünya, kimse kimsenin ayağına
basmıyor, herkes kendi alanını biliyor, daha 90’ların başında, yani
Sovyetler Birliği’nin yıkıldığı dönemde bir yazı yazmıştım, orda,
“Bugün Amerika’nın yıkılışı da başladı.” demiştim. Neden? Çünkü
dünyada tek kutuplu güçlerin yaşam süresi bellidir. Düşmanlarını yok
ettikleri ve tek güç olarak kaldıkları an yıkılışları da
başlamıştır. Roma, Kartaca’yı yıktığı gün kendi yıkılışını da
başlatmıştır.
BAT: Peki sizce
buradan, bu görüntüden, ortamdan nasıl bir şiir çıkar? Şiir nereye
gider? Türk şiiri açısından soruyorum tabii…
TT: Müneccimlik yapmak zor! Uzun zamandır dünyada büyük bir
şiir akımı yok, çok uzun süredir yok ama bu durum dünyanın her
tarafında nitelikli şairler çıkmasını engellemiyor. Belki şiir,
dünyanın gidişatıyla doğrudan doğruya sanıldığı kadar ilgili de
değil. Bir de tam bir yabancılaşma çağını yaşıyoruz; herkes kendi
bireysel şiirini kuruyor. Şairlerin bir araya gelebilmesi için çok
büyük bir olayın, belki çok büyük bir felaketin olması gerekir
artık. Herkes son derece kopuk birbirinden. Dolayısıyla modern
gelişmelerin Türkiye’de nasıl bir şiir doğuracağını kestirmek kolay
değil.
BAT: Biraz da
bugünlerde neler yaptığınızı konuşalım istiyorum. Neler
yapıyorsunuz, neler okuyorsunuz son zamanlarda? Dersleri biliyorum,
onların dışında.
TT: Son zamanlarda benim okumalarım giderek tarihe yöneldi,
tarih okuyorum, etnolojiyi hep sevmişimdir, çok cazip gelir bana.
Arkeolojiye merakım var, eski çağları, eski uygarlıkları okumayı
severim ayrıca. Roman okuduğumu söyleyemem, çok uzaklaştım romandan.
BAT: Klasiklerden
en çok hangilerini tercih ederdiniz geçmişte?
TT: Tabii, romancı olarak benim başyazarım Dostoyevski’dir.
Sonra Gogol, Zola. Çoğu insan pek sevmez ama benim için Balzac da
çok önemli bir romancıdır, romanlarını çok severim. Ayrıca, klasik
macera romanlarını çok severim ben. Şunu söyleyeyim; Robert Louis
Stevenson’ın benim şairliğim üzerinde çok etkisi vardır. Korsan
imajları, macera, heyecan… Define Adası beni çok
etkilemiştir. Jack London’ın romanları, sonra cilt cilt
Pardayanlar! Bunların ille de çok nitelikli edebi ürünler olması
gerekmez, insana okuma zevki ve alışkanlığı kazandırırlar. Sonra,
Necatigil’in çevirilerinden Knut Hamsun!
BAT: Yabancı
şairlerin çeviri şiirlerinden söz etsek…
TT: Ben öncelikle Fransız sembolistleriyle başladım. Türk
şiiri hiç okumadım başlarda, uzun süre hiç okumadım. İşte Verlaine,
Baudelaire vs ile başladım. Benim Türk şiiri okumaya başlayışım
üniversite çağımdadır.
BAT: İlk kimi
okumuştunuz Türk şairlerinden?
TT: Belki abarttım, üniversitede değil de lisede okudum ilk
kez, el yordamıyla Oktay Rifat’ı keşfetmiştim, onunla başladım.
Tabii, evdeki ortamdan dolayı Yahya Kemal’in şiirlerini küçük
yaşlardan itibaren ezbere biliyordum. Ailem çok hoşlanırdı ezbere
Yahya Kemal okumamdan. Bir müzik bırakmış olabilir bu benim
zihnimde. Geçen gün onu düşündüm: Yeni bir şair nedir? El yordamıyla
şiiri bulmaya çalışan biri ilk nerede görecek şiiri? Dergilerde!
Dergilerde yaş farkı yoktur! Yeni okuyan, yeni yazan bir şair için
yaşlı bir şairle genç bir şair aynıdır. Dolayısıyla şiir okumak
yetmez, bir de şiir kültürünün oluşması, gelişmesi lazım. Dergilerde
okuduğunda kendiliğinden yaşlı şairin kim olduğunu, gencin hangisi
olduğunu ayırt edebilmesi lazım. Şiir zevkinin gelişmesi budur biraz
da ve bu uzun bir süreç alır. Yorucudur, uzun bir çabayı, yoğun
okumayı gerektirir. Şiire merak sardığım ilk yılları hatırlıyorum:
Giderdim, bir yayınevinin bütün şiir kitaplarını satın alırdım. Onun
içinde iyisi de var, kötüsü de var; ama benim henüz zevkim gelişmiş
değil o dönemde. Hepsini okurdum! O kadar safra şiir okudum ki o
günlerde! Ama onları okuya okuya şiir zevkinizi geliştiriyorsunuz,
şairlerinizi aradan seçmeye başlıyorsunuz. E tabii ki Fransız
şiirinin verdiği bir zevk, en azından şiirin ne olduğu konusundaki
seçimlerde yardımcı oluyordu. Oktay Rifat’ın işte yeni yazıp
dergilerde yayımladığı şiirleri okuyordum, öyle sevdim. Yeni
Şiirler’den sonra yazmaya başladığı şiirlerdi. Sonra da tanışıp
dost olduğum Cemal Süreya, Edip Cansever, Turgut Uyar, Hilmi Yavuz;
hepsi yol gösterdi. Ama, git onu oku, biçiminde değil, sohbet içinde
geçerken, “Aa, buna bakmak lazım!” gibi. O şekilde gelişen bir şiir
zevki oldu. Evde zaten ben doğrudan okumamış olsam bile Yahya Kemal,
Haşim, Nâzım okunurdu ayrıca, onları duyuyordum. Babam şiir okurdu,
dostları gelirdi, onlar şiir okurdu. Kulağınızda kalıyor ister
istemez.
BAT: Günümüzde
genç şairlerden sizi arayanlar, tanışmak isteyenler oluyor mu? Bana
sorarsanız günümüzün çok genç şairleri, biraz fazla cesur! Ne
bileyim vakitli vakitsiz telefon edebiliyorlar, teklifsizce tanışma
seansları yaratabiliyorlar, ısrarcılar bir de böyle konularda. Ben
kendi deneyimlerimi düşünüyorum: 1980’lerin tam ortasında İstanbul’a
gelmiştim, 1980 Kuşağı şairlerini şiirlerinden, kitaplarından
tanıdım, kendileriyle çok çok sonraları tanıştım. Acaba ben mi
yanlış davrandım diye kendime sormuyor değilim zaman zaman!
Günümüzdeki iletişim imkânları da belki biraz genç şairlerin işini
kolaylaştırıyor, onlara cesaret veriyor. Yeniden sorayım, oluyor mu
sizi de arayanlar, sizinle tanışmak isteyenler?
TT: Hayır, olmuyor! Beni kimse aramıyor! Nedenini
bilemiyorum. Belki çok antipatik bir insanım, belki çok iticiyim.
BAT: Belki biraz
uzak görünüyorsunuz, ulaşılmaz görünüyorsunuz, ondan olabilir mi?
Ben yine kendi ilkgençlik yıllarımı hatırlıyorum: Benim için bir
tören gibiydi, büyülü bir şeydi bir şairle tanışmak, onunla oturmak,
şiirden veya hayattan konuşmak.
TT: Benim için de öyleydi. Mesela Cemal Abi’yle olsun
ötekilerle olsun tanışmak benim için de öyleydi. Bir yerde görüp
izin istedim yanına gitmek için. Edip Abi’yle bir dergi aracılığıyla
oldu. Turgut Abi’yle tanışmamda Tomris’le tanışıyor olmamın yardımı
olmuştu. İlhan Abi’yi (Berk) biz aradık; nasıl aradık hatırlamıyorum
ama İlhan Abi çok hoş bir insandır, hemen geldi, Taşlık’ta buluştuk,
ilk günden çok yakınlaştık ama ben hep saygılı davranmıştım. Yani
şunu söyleyeyim: Sevmediğim şairlere bile saygılı davranmışımdır.
BAT: Bu biraz
kayboldu sanki şimdilerde…
TT: Sanırım öyle. Ama ben tanıştıktan sonra kendisinden
hoşlanmadıysam bile, şiirini sevmiyorsam bile saygılı davranmışımdır
tanıştığım şairlere. Şiirini beğenmiyor olabilirim, benim şairim
değildir, ama hiçbir zaman küstah ve saygısızca davranmadım.
BAT: Peki hiç
pişman olduğunuz, lanet olsun dediğiniz şairler oldu mu tanıştıktan
sonra?
TT: Ece! Yani, Ece’yle kavga ettik, bir daha da oturup
konuşmadık, gerçi rastlaştıkça küçük konuşmalarımız oldu ama Ece
benim Cemal’le ilişkimi sona erdirdi! Bildiğim kadarıyla Cemal’le
ikisi çok geç tarihlerde tanışmışlardır, 50’lerde filan değil.
Tanışınca da aralarında iyi bir meyhane arkadaşlığı oldu. Sürekli
birlikte gider oldular meyhaneye. Tabii ben Ece’yi sevmediğim için
gitmiyordum. Cemal arardı, “Yahu özlüyorum gelsene.” filan derdi.
Ben de “O adam senin yanında olduğu zaman ben gelmem.” demişimdir.
Ama Ece’nin şiirini severim, o ayrı!
BAT: Pek çok
insandan Ece Ayhan’la ilgili benzeri şeyler duydum. Gerçi çok
sevenler de var ama genelde insanlar ondan hayal kırıklığıyla
bahsediyorlar.
TT: Çoğunluk öyledir. Nitekim Cemal’le de en son
bozuştular. “Sana kazık atacak bu adam bir gün.” demiştim. Zamanla
Cemal de anladı durumu, “Sen haklıymışsın, çok haklıymışsın.” dedi
bir gün. Tabii bu, Ece’nin öneminden bir şey eksiltmez, başka bir
şeyden bahsediyoruz.
BAT: Kuşaktan
şairlerle görüşüyor musunuz son yıllarda? Oluyor mu görüşmeler,
toplu buluşmalar?
TT: Belki birbirimizden ayrıyız ama sevgide azalma olduğunu
sanmıyorum. Toplu görüşmeler çok seyrek; ama Adnan’la sık sık
görüşüyoruz, bazen birlikte işler yapıyoruz. Daha sık gördüğüm
Adnan’dır. Çok eski bir dostluk var aramızda. Zaman zaman bazı
programlar yaptıydık, mesela bir ara Lâle filan belli günlerde
buluşulurdu ama sonraları kalmadı bunlar. Aslında insanların bir
araya gelip gelmediklerini de bilmiyorum.
BAT: Bitireceğiz
yavaş yavaş ama şiirlerinizle ilgili bir şey sorayım bitirmeden. Bir
söyleşinizde, “En iyi şiirimi henüz yazmadım.” demiştiniz…
TT: Yalan mı, yalan mı?! İşte bu son kitap en iyisi
yazdıklarımın!!
|
|